Rejimler çok ender olarak karşıtları tarafından yıkılırlar. Öte yandan adil olmayan, özgürlüğü kısıtlayan, eşitsizlikleri besleyen, birbirini tanıma ve birlikte yaşama eğilimlerini suiistimal eden rejimlerin bir anda yıkılmasını psikolojik olarak isteriz. Mazlumun haklarının verilmesini, zalimin diz çökmüş halini görmeyi hayal ederiz. Ancak bu tür dramatik olaylar rejim değişiklikleri açısından genel kuralı oluşturmazlar. Aklımızda yıkımı ima eden sembolik olayları saklasak da, aslında rejimler genellikle değişen koşullara adapte olamamanın sonucu olarak tedrici bir biçimde yıkılırlar. Bu hüzünlü bir süreçtir... Yıkılmakta olan rejimin imtiyazlı konumda olan sahipleri önce buna inanamaz, eski alışkanlıklarıyla kibirli duruşlarını sürdürürler. Ne var ki toplum giderek onları farklı bir zihinsel kalıp içinden algılamakta ve ‘arkaik’ duruş ve tavırlarını her geçen gün daha da yadırgamaktadır. Bu durum imtiyazlı kesimde öfkenin ve karşı mücadelenin kapısını açar. Gidilen yolun iyi olmadığı bellidir... Acilen bir tedbir alınması, statükonun konsolide edilmesi gerekmektedir. Oysa şartlar güç kullanımını, otorite sahiplerinin yumruklarını toplumun tepesine doğru sallamalarını engellemektedir. Dolayısıyla daha ince taktiklere, manipülasyonlara ihtiyaç vardır...
Ortaya çıkmış olan ve tam olarak uygulanma şansı bulmamasına karşın sürekli yenilenen darbe planlarının hikmeti bu. Söz konusu planların suçu sivil iktidarın seçmenine yıkmak üzere kışkırtma ve komplo peşinde koşmasının nedeni de bu... Çünkü bir rejimin yıkılmaya doğru gitmesi, yeni bir meşruiyet anlayışının ortaya çıktığını ve bu yeni bakış altında eski uygulamaların gayrı meşru hale geldiğini gösterir. Meşruiyeti yeniden oluşturmak imkânsız olduğu ölçüde de, ‘yeni’ olanın gayrı meşru olduğunu kanıtlama peşine düşersiniz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.