Anayasa değişikliğinin referanduma gideceğinin kesinleşmesiyle birlikte, ‘hayır’ cephesinin bu tutumunu analiz etmeye yönelik yazılar okumaya başladık. Eğer paketi destekliyorsanız bu epeyce anlaşılır bir durum, çünkü karşı tarafın doğru dürüst bir argümanı olmadığı için elinizde rahat ve keyifli bir eleştiri imkânı var. Gerçekten de getirilen değişikliklere özgürlükler veya demokrasi adına karşı çıkmak mümkün gözükmüyor. Dolayısıyla ‘hayır’ cephesinin söylemi kendi ideolojik konumlarını deşifre eden bir dizi gaftan oluşuyor.
Ancak meseleye bir de öbür yandan bakalım... Referandumda ‘hayır’ diyeceklerini açıklayan CHP ve MHP ile boykot etmeyi tercih eden BDP’nin acaba başka seçenekleri var mı? Doğal olarak siyasetin her zaman durumun ve olguların yeniden değerlendirilmesine dayandığını, belirli ilkeler doğrultusunda yeni seçeneklerin geliştirilmesini ima ettiğini öne sürebiliriz. Ayrıca siyasetin temsiliyet üzerinde yükseldiğini, her siyasi hareketin topluma ve kendi tabanlarına kulak vermeleri gerektiğini de ekleyebiliriz. Bu çerçeve içinden bakıldığında söz konusu üç partinin önünde çok geniş bir siyaset imkânının durduğu açık. Ancak bu kuramsal bir ihtimal... Her şeyden önce bu siyaset imkânını görecek, uygun bir strateji yaratacak ve kendi örgütünü de bu yönde hazırlayacak bir liderliğe ve kadroya ihtiyaç var. Oysa her üç partinin de bu açıdan kendilerine özgü zaafları bulunuyor.
CHP’de Kılıçdaroğlu’nun kapasitesi daha bir ay bile dolmadan ortaya çıkmış gözüküyor. Hele onu taşıyan kadronun oportünizme göz kırpan nitelikler sergilemeye eğilimli olduğunu gözlemlediğinizde, bu partiden ciddi bir alternatif üremeyeceğini de anlıyorsunuz. Buna karşılık bu partinin eskiye kıyasla oylarını arttırdığı beklentisi var ve referandumda da partiler sınanmayacak. Kısacası CHP’liler önlerinde fazla aktif olmak zorunda olmadıkları, hareketsizliğin maliyetinin nispeten az olduğu bir dönem bulunduğunu düşünüyorlar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.