Suskunluğun ardından gelen konuşmalar insanı hafifletir, ferahlatır, rehabilite eder, insanileştirir... Ama aynı zamanda konuşanı deşifre eder, bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarır, kırılgan hale getirir. Dolayısıyla konuşmada samimiyet önemlidir... Samimiyet hem konuşanın vicdanını sağaltır, hem de dinleyenin yüreğinde bir anlayış kapısı açar. Ne var ki insanileşmek için samimiyet yetmez... Çünkü bu duygu ancak bir gönül zenginliğinin olduğu, kişinin kendi vicdanına hitap edebildiği durumlarda işlevseldir. Bunu beceremeyenlerin samimiyeti ise, kuru bir soğukluk, insani olan kavramakta aciz kalan bir nesnellik olarak çıkar karşınıza.
Milli savunmadan sorumlu olan şahıs da geçen gün uzun bir suskunluk dönemi sonrası konuştu. Söz konusu suskunluk kişisel değildi... Aslında duyduğumuz ses, ‘milli suskunluğun’ taşınamamasıyla, lehimlenmiş dudakların arasından sızmasıyla ilintiliydi. Çünkü İttihatçılık sadece yaptıklarıyla yetinen bir ideoloji olmadı hiç... Rumların, Süryanilerin, Ermenilerin ve Yahudilerin sürülmesi, mallarına ganimet olarak el konması tek seferlik, arızi korkular nedeniyle alınmış olan bir tedbir değildi. Bu siyaset bilinçli, zamana yayılmış bir kötü niyet stratejisiydi ve doğallaştırılarak bugüne kadar getirildi. Nitekim Bakan bu stratejiyi “cumhuriyeti kuran idealler” olarak sundu. Meğerse buna “değişim sürecinde ulus oluşturma” denmekteymiş. Oysa aslında yaşanan ‘ulus oluşturmada toplumsal budama süreciydi’. Sonuçta gerçekten de ‘milli’ bir devlet olundu... Ama bunun bedeli, bir türlü ‘milli’ bir toplum olunamaması ile ödenilmeye devam ediliyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.