Solun yaşamakta olduğu ‘modernlikten çıkamama’ krizi, ‘sol’ başlığı altında yer alan ilke ve tutumların yüzeyselleşmesine neden oldu. Bu yüzeyselleşmeyle yüzleşmek zor geldiği için de ‘siyaseten doğru’ diye bir kavram türedi. Buna göre her olay ve olgu karşısında neredeyse zamansız ve aktörsüz olarak ‘doğru’ olan ve ahlakın ölçütünü sağlayan bir duruş var. Bunun en tipik görünümlerinden biri, yarım yamalak Osmanlı tarihi duymuş olan Batılı aydınların, Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanıması gerektiğini söylemeleri. 1915’te yaşananlar BM tanımına göre soykırım ve tanım değişmedikçe de öyle kalacak. Ancak ‘Türkiye’ bir çizgi roman kahramanı değil, hakiki bir toplum. Bu konuda eğitilmiş ve yanlış bilgilendirilmiş bir toplum. Önünde aşmakta zorlandığı psikolojik bir eşik var, çünkü Ermeni meselesi devletin ürettiği ‘Türk’ kimliğinin kurucu öğelerinden biri. Kısacası ‘soykırımın tanınması’ iki farklı gerçekliği ilişkilendirmek zorunda: Bir yanda 1915’te yaşananlar, öte yanda bugünkü Türkiye toplumunun var olma hali. Bu ilişkiyi görmeme kolaycılığını seçtiğiniz zaman ‘temiz’ ve ‘solcu’ kalabilirsiniz belki, ama siyasetin de dışında kalırsınız. Dahası ahlakı yüzeyselleştirmiş olur, sırtınızı apaçık bir hakka dayadığınız için kendinizi haklı sanırsınız. Oysa sadece hak sahibi olmaktan hareketle haklı bir siyaset üretilemez. Hakkın vurgulanmasıyla yetinmek ‘siyaseten doğru’ bir pozisyon sağlayıp sizi de muhtemelen bir cemaatin üyesi kılar. Ne var ki ‘siyaseten doğru’ olanın gerçekten de doğru olduğu çok nadirdir... Doğruyu hedeflemek her olayın derinliğini ve karmaşıklığını görmeyi ve tüm taraflara aynı mesafeden bakabilmeyi gerektirir. Diğer bir deyişle ‘doğru’ siyaset yapmak, ‘haklı’ bir duruş yaratmak, kendinize de aynı mesafeyi alarak mümkündür.
Bugün solun yapamadığı budur... Kürt meselesinde de böyle, TEKEL meselesinde de...
***
TEKEL işçileri onlara daha önce sözleşmeyle verilmiş olan bazı haklarını 2004 yılında kaybettiler.
Yazının devamını okumak için tıklayın.