Başbakan Diyarbakır mitinginin muhtemel içeriğine ilişkin olarak bir televizyon kanalında şöyle demişti: “Niye Kürtlerin temsilcisisin de 73 milyonun temsilcisi değilsin? Demek ki sen tamamen ırkçı partisin ama ben ırkçı değilim.” Başbakan bu değerlendirmesinde muhakkak ki samimidir. BDP’ye baktığında o partinin AKP’ye kıyasla daha fazla etnik kimlik siyaseti yaptığını tesbit ediyor ve kendisinin ırkçı olmadığına hükmediyordur. Ne var ki bu topraklarda Batı’dakinden epeyce farklı tür bir ırkçılık var ve Başbakan’ın partisi de bundan nasibini alıyor.
Batı dünyası ırkçılığı milliyetçiliğin uzantısı, çoğu yerde mantıksal sonucu olarak yaşadı. Ulus-devlet kapitalizminin meşruiyetini sağlayan liberalizm, hemen her yerde bireyselliği kutsallaştıran etik bakışından kolayca uzaklaşarak, devletlerin etnik ayrımcılığı besleyen yörüngesine teslim oldu. Otoriter zihniyetin bilim dünyasına egemen olmasını ima eden pozitivizm ise, ırkçılığı neredeyse bilimsel bir temele oturttu. Nitekim ‘modern’ ve ‘çağdaş’ olma iddiasındaki genç Türkiye Cumhuriyeti bu ırkçılığı büyük bir hevesle kucakladı ve bir dizi akla ziyan ‘bilimsel’ çalışma yapıldı. Ancak bu tür ırkçılığın temelde bize uymayan bir yanı vardı: Yaşanmışlıktan değil, yaşanmamış olan kuramsal doğrulardan besleniyordu. Geçmişin değil, geleceğin hesabını yapıyordu. Oysa Osmanlı düzeni tipik bir ataerkil dünyaydı. Sultanların şeriat karşısında son derece güçlü olmaları ve devletin –belki 17. yüzyılın bir bölümü dışında- hiçbir dönemde şeriata doğrudan bağımlı kalmaması, otoriter bir devlet geleneğine işaret etse de, toplumsal yapı ve dengeler ataerkilliğin kadim kurallarına tabiydi. Bu düzenin en önemli özelliği ise cemaat yapısıydı. Böylece imparatorluğun ahalisi kendi cemaatlerinin içinde daha kalıcı ve belirleyici bir kamusal alan yarattılar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.