Mağdurlar üzerinden siyaset yapmanın her zaman haklı olmak ve ahlaki açıdan doğru tarafta durmak gibi bir avantajı var. Sonuçta haksızlığa uğramış, zulüm görmüş, eşit davranılmamış insanların sorunlarını öne çıkarıyor ve onların sesi oluyorsunuz. Gündelik hayatı da ‘güzelleştiren’ bir durum bu, çünkü mağdurlar nezdinde sürekli olarak sempati ve iltifata mazhar olmak, onların acılarını sizle paylaştıklarını görmek hoş bir duygu. Üstelik bu epeyce ‘temiz’ bir siyaset... Aydın siyaseti olarak riski yok. Hayat nasıl evrilirse evrilsin, sizin pürüzsüz bir tutarlılıkla ayakta kalmanızı sağlayan bir yaklaşım bu...
Ne var ki iş gerçek siyasete dokunduğunda bir sorun var: Mağdurları bir kitle olarak çoğul bir kelime üzerinden veya tekil bir kimlikle adlandırarak önermelerde bulunmak kolay olsa da, aynı mağdurların kurumsal sınırlarını çizmek ve sorumlulukları belirlemek hiç kolay değil. Örneğin Kürtlerin ve Kürt kimliğinin mağdur olduğunu söylemekle, BDP’nin ve PKK’nın sorumluluğunu görmek arasında ‘tatsız’ bir mesafe bulunuyor. En kolayı BDP ile PKK’yı da Kürt mağduriyetinin parçası kılmak... Böylece her yaptıkları, kendilerine yöneltilmiş olan haksızlıklara birer tepki olarak tanımlanabiliyor ve bu kurumların siyasi sorumluluğu neredeyse buharlaşıyor. Bu oluşumlar, sürekli babasından dayak yiyen ve bu nedenle de aşırı tepki verdiğinde kusuruna bakılmayacak çocuklar gibi sunuluyor.
Bu yüzeysel bakışın ima ettiği zımni ahmaklığı kendilerine yediremeyen bazı ‘temiz’ aydın siyaseti arayıcıları ise, ‘mukayeseli analize’ sığınarak daha entelektüel bir pozisyon ürettiklerini sanıyorlar. Buna göre ortada öylesine eşitsiz bir durum var ki, Kürtlerin temsilcilerini Türklerin temsilcileri ile aynı ayarda ele alan bir bakış zaten ahlaki olmuyor. Dolayısıyla da örneğin İnegöl ve Dörtyol provokasyonlarını incelerken büyük bir gönül rahatlığıyla sorumlunun AKP hükümeti olduğunu öne sürebiliyorlar. Epeyce güçlü bir dayanakları da var: Ne de olsa ortada yönetimden sorumlu bir hükümet var ve eğer bu tür olaylara giden yolu engelleyememişse, suçu da onda aramak gerekiyor. Sanki Türkiye sorumluluklardan arınmış amorf bir kitle ve hükümetler de bu kitlenin tüm olası yanlışlarını denetleyebilecek bir güç odağı imiş gibi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.