Türkiye siyasetini izleyenlerin en çarpıcı tespitlerinden biri, cemaatsel yapının belki de ilk kez ideolojik bir eksende ikiye bölünmesidir. Bu ideolojik eksenin en önemli unsuru Avrupa Birliği idi... Üyeliğe giden yol laik/dindar farklılaşmasını giderek arka plana iten siyasi bir gerilime de yol açtı. Bugün AB yanlılarını da karşıtlarını da her iki cemaatte bulmak mümkün. Son dönemde maruz kalınan asker müdahaleleri ve ardından gelen Ergenekon davası ise söz konusu bölünmeyi pekiştirdi.
Bu dönemde Batılılar da benzer bir savrulma yaşadı. Avrupa Türkiye’nin üyeliği üzerinden ikiye bölündü. Ama asıl ilginci Ergenekon davasının da yurtdışında benzeri bir anlam taşıması. Nitekim Türkiye’nin üyeliği konusunda ikircikli olan, meseleye laikçi bir çerçeveden bakanlar, askerin zayıflamasından ne denli mutsuz olduklarını söylemekten çekinmiyorlar.
Bu tür iki makale Le Monde Diplomatique (Türkiye)’nin son sayısında yayımlandı. The Washington Institute’un Türkiye direktörü Soner Çağaptay’a göre AKP ülkeyi hızla İslami bir zemine çekiyor. Türkiye’de “liberal siyaset akımı kaybolmakta” diyen yazara göre bu ülkede Yahudi karşıtlığı da yönetim tarafından kışkırtılıyor. AKP’nin liberal değerlerden uzaklaşmasını bir tespit olarak öne süren Çağaptay, bunun kanıtı olarak basında çıkan haber ve söyleşilere işaret ediyor. Sonuç olarak geldiği nokta ise Türk halkının artık daha az özgür ve daha az eşit olduğu...
İçi sanki özellikle boş bırakılmış bu ‘analizin’ neye hizmet ettiği çok açık. Batı’ya AKP’yi irticai bir unsur, bir tehlike olarak işaret etmeye çalışıyor. Ama garip olan bunu yalan söyleyerek yapması. Hükümetin eksik ve yanlış yaptığı şeylere gözümüzü kapayacak halimiz yok... Aynı şekilde, yönetime sinmiş olan ayrımcı ve ırkçı yaklaşımdan da tam olarak kurtulunmuş olmadığını gözlemliyoruz. Ama namuslu bakan herkesin teslim edeceği gibi bugün Türkiye daha az değil, her zamankinden daha çok özgür ve eşit. Üstelik bu yönde atılan her adımı AKP muhalefete rağmen attı. Türkiye’yi İslamlaştırdığı söylenen bu hükümet döneminde dindar kesimlerin dünyaya entegrasyonu hızla artarken, muhafazakâr cemaatte ölçülebilir bir sekülerleşme ve bireyselleşme yaşandı.
Sekülerleşmenin dinden uzaklaşma olduğunu sananların hayal kırıklığını anlamak mümkün. Ama Türkiye’de dindarlığını korumasına rağmen, bunu seküler bir günlük hayatın ve siyaset algısının parçası yapma pratiği ilk kez sosyal bir taban buldu. Kürtlerin, Alevilerin ve gayrımüslimlerin taleplerine ilişkin olarak ise, toplumsal beklentilerimiz ve standartlarımız açısından yeterli olmasa da, geçmişe göre daha samimi ve istekli bir hükümet ile karşılaştık.
“Türkiye’de liberal siyaset akımı kaybolmakta “ diyen Çağaptay, herhalde askerî vesayet rejimini ‘liberallik’ sanıyor. Oysa tam aksine AKP bugün Özal çizgisini devam ettirmeye hevesli olan tek parti ve sol tarafından da ‘neoliberal’ olmakla eleştiriliyor...
Washington Institute’un bir direktörü bu kadar cahil olabilir mi? Ben sanmıyorum... Çağaptay kendince ‘siyaset’ yapıyor. Ne var ki bu, insanları ahmak yerine koyan, ahlaksızca bir siyaset. Belki kandırılacak insan bolluğu olan bir çevrede yaşıyordur, ama artık Batılılar da Türkiye’yi biliyor ve bu manipülatif gözlemcilere ihtiyaçları yok.
Le Monde Diplomatique’in seçtiği diğer yazar ise Avrupa Çalışmaları Merkezi Direktörü Avi Primor... Kendini ele veren bu hazin yazıda Primor askerin siyaset üzerindeki etkisinin azalmasından duyduğu üzüntüyü bizlerle paylaşıyor. Türkiye’nin anti demokratik ve arkaik bir rejim içinde yaşaması gerektiğini ima etmek onu hiç de rahatsız etmiyor. Makale “son yıllarda din, hatta köktendincilik yüce cumhuriyete geri dönmüştür” yargısı ile başlıyor. Cumhuriyete ‘yüce’ diyebilen bir bakışın günümüz Türkiye’sinde köktendincilik bulması, gülünç olsa da, şaşırtıcı değil. Çünkü laikliğin bir din mertebesine çıkarılması, dindarlardaki değişimi kavramayı da zorlaştırıyor.
Ne var ki Primor kendi bilgisizliğinin yarattığı korkulara teslim olan biri değil! Avrupa’yı uyarma görevini de yapıyor: “Osmanlı İmparatorluğu’nun son hayranları birçok kez tekrar nüfuz kazanmaya ve çağdaşlık ile laikliği engellemeye çalışmışlardır. Ancak her defasında bunlara haddini bildiren ordu olmuştur. Şimdi ise böyle bir durum artık geçerli değildir... AB’nin baskısı altında, ordunun devlet işlerindeki nüfuzu giderek kısıtlanmıştır... Böylece militarizmin azalması ve İslamcılığın artmasıyla Türkiye giderek Avrupa’dan uzaklaşıyor.”
Kısacası Türkiye’deki darbelerin niçin yapıldığını bile bilmeyen, bu ülkeyi yüzeysel olarak bile tanımayan, kafasındaki klişeleri sıralamayı analiz sanan bir cehalet örneği ile karşı karşıyayız. Bu yaklaşıma göre Türkiye’deki ‘İslamileşmenin’ sebeplerinden biri de, orduyu engelleyen AB’nin kendisi! Avrupa’dan uzaklaşmamak için ise daha çok militarizm gerekiyor!
Doğrusu bu hiç de beklenmedik bir tespit değil. Çünkü buna benzer önermeleri son dönemde çok duyuyoruz... Türkiye’deki ulusalcıların ve Ergenekon sanıklarının hepsi de böyle düşünüyor. Bugün hayali bir İslami tehlike üretmeye çalışanlar ya Türkiye’yi tanımayacak kadar körleşmiş durumdalar, ya da anti demokratik hevesleri uğruna etik kaygıları kenara itecek kadar ‘profesyonel’. Çağaptay ve Primor gibileri de boşuna direktör olmamışlar anlaşılan...
|