Bir süre önce yazdığım ‘sahte dostlar’ başlıklı yazı epeyce tepki çekti. Hakkaniyetsiz davrandığım, meşru olmayan genellemeler yaptığım söylendi. O yazının aklı değil, duyguyu yansıttığına işaret edildi. Doğruydu bu söylenenler... Öyle yaptım... Bunda bir birikmişliğin, sinsi bir kabullenmeye tahammül edemez hale gelmemin payı oldu sanırım. Bir süreden beri cemaatçi kollamalara, bunların ima ettiği siyaset tarzına tepkiliyim. Kendisine solcu diyen insanların ahlaka çifte standart getirmesinden, faydacı ve sekter bir alan kapma mücadelesini sol olarak sunmasından şikâyetçiyim...
Böyle bir ruh haline gelmem ise açıkça Hrant’ın ölümüyle birlikte ortaya çıktı. Bu kayıp, kendi kimliğini önde tutarak demokrasi arayışı içine giren bir samimi insanın bile bu ülkede nasıl hazımsızlıkla karşılandığını ortaya koydu. Asker ve polisi kasıtlı ihmalle suçladık. Sol ise bir anda Hrant’a sahip çıktı... Ama bunun bir temizlik gereksindiğini ve kendisinin hiç de temiz olmadığını görmek istemedi. Hrant’la hakiki bir ilişki kurmamış olanlar, hâlâ O’nu ‘sevgili dost’ olarak sunmaya ve ‘kullanmaya’ devam ediyorlar...
‘Sahte dostlar’ yazısı sertti. Kantarın topuzu fazla kaçmıştı... Ama ne yazık ki bu ülkede çizginin dışına çıkmadan, çizginin etrafında istedikleri gibi dolananları çizginin içine çekme şansınız yok. Bugün BirGün gazetesinde Hrant için “atın bu Ermeni’yi” mealinde bir sözün söylenip söylenmediği konuşuluyor. Anlaşılan bu söz söylenmiş ve uygulamaya geçilmemiş. Ancak asıl mesele solun içinde yaşamakta olan bu etnik dışlayıcılık eğilimidir, bunun doğallaşması ve sorgulanmamasıdır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.