Stadyumda izlemeyene, canlı canlı seyretmeyene kolayına izah edilecek bir futbolcu değildi Cemil Turan. Birkaç cümleyle onu ifade etmeye kalkışsak muhtemelen şunu söylerdik; şansızlığı Türkiye’de doğmuş olmasıydı, yoksa kolaylıkla en iyi forvetler listesinin üst sıralarında bir yer kapar ve tapusunu da kimseye vermezdi.
Sanki bir Ferrari, Lamborghini gibi kısa mesafelerde öylesine yüksek patlama gücüne sahip ve hızlıydı ki, topa doğru hamle yaptığında ondan önce hareketlenmeyecek bir defans oyuncusunun Cemil Turan’ı yakalama şansı koca bir sıfırdı. Sağ ayağının da sol ayağının da içini-dışını-üstünü aynı ustalıkla kullanır, kendisini durdurabilmek için acımasızca tekme atanlara karşılık verdiğine rastlanmazdı. Zaten yurtiçi ve yurtdışında centilmenliğe aday gösterecek olsak, içerde Cemil Turan’ı, dışarıda Gary Lineker’i tereddüt etmeden listenin başına yazardık.
Ne denli kötü bir gününde olursa olsun sahanın içinde tutulması gereken, eskilerin deyimiyle tabelayı her an değiştirebilecek sıradışı bir krampondu. Ancak ondan daha önemlisi “yetenek, temiz yüz, çocuksu ses, klas golcülük” gibi aynı anda birçok özelliğe sahip oluşundan ötürü kuşağımıza futbolu sevdiren baş figürlerden biriydi.
Hayır, hayır âdet olduğu üzere “sallamaya başlamadan biraz gönül alıp salvo atışlarını sonraya saklıyor!” değiliz; yalnızca Türk futbolunun yetiştirdiği en önemli oyunculardan birisinin başına gelen talihsiz olayın hemen hiç yankı bulmamış oluşuna şaşıyoruz; yoksa başkaca bir derdimiz yok.
Yazının devamını okumak için tıklayın.