Arada bir tempo yavaşlayabilir hızlanabilir, tansiyon düşebilir yükselebilir, mehteran misali öne-arkaya-yana adımlar atılabilir; lâkin bu savaş taraflardan birini ya da ikisini götürmedikçe kolayına sulh sağlanamaz.
Fenerbahçe ve Futbol Federasyonu enerjilerini boşuna tüketiyor; er yahut geç ikisi de kaybedecek ve her halükârda kazanan yalnızca UEFA olacak. Sarı-lacivertli takımın İsviçre semalarından tazminat ve özür dışında (onunda olup olamayacağı muallâkta) alabileceği hiçbir şey yok.
“Bana yalan söylüyor olman değil artık sana inanmıyor olmam beni yaralıyor” diyen filozof ne de güzel söylemiş. TFF ile Fenerbahçe’nin anlayamadığı nokta işte orası; toplum nezdinde güvenilirliğiniz yok ki insanlar size itimat edebilsin. Elbette konu sizle sınırlı değil, spor bilhassa futbol camiasında sözü senet sayılacak, dosta-düşmana “ben aksini düşünüyordum ama o söylemişse doğrudur” dedirtebilecek bir tanecik olsun faal aktör yoktur.
Güçlü deliller de bulsanız, şahitlerle de destekleseniz, kutsal değerler üzerine yemin de etseniz kabul edin inandırıcı olamıyorsunuz, çünkü güven vermiyorsunuz.
Başkanlığa aday olduğu gün karşısına bir başkasının çıkma ihtimalini futbola ihanet diye niteleyen Federasyon Başkanı’nın son vecizesiyse “Benim olduğum yerde hiçbir kulübe yanlış yapılmaz”. Naçizane ifade etmek isteriz ki bu hususta şu âna değin kiminle konuştuysak onun aksini düşünüyor; süreci başından beri yanlış işlettiği, söylediklerinin arkasında durmadığı, kamuoyunun en ağır cezaya hazır olduğu zaman da oyalama taktiği güderek güçlü bir temizliği engellediği fikrindeler.
Yazının devamını okumak için tıklayın.