Binlerce yıldır onca filozof, yazar, şair “bilirken konuşmanın güzelliğinden, bilmezken susmanın faziletinden” dem vururken ülkemiz insanının bu temel gerçeği kabul etmeme ısrarı can sıkıyor.
Cehaleti yerdiği halde okuma ve dinlemeyle arası olmayan, en küçük eleştiride kontrolünü kaybeden, pohpohlanmaya bayılan, önüne uzatılan mikrofonun, kendisine çevrilen kameranın karşısında eriyip giden fanilerin hata üstüne hata yapmasına şaşanınsa aklına şaşılmalı.
Ankaragücü Sivas’tan üç gol yiyor, hocası “İkinci yarıya ıslak formalarla” çıktık diyor; ne düşünüyorsa artık! Sen o takıma sonradan ilhak olmuş birisi değilsin ki; uzun yıllardır orada yoğrulmuş, tüm sorunlarına vakıf, camiayı yakinen bilen bir kişisin. Zorlu şartlar hüküm sürerken Ankaragücü’nü sevdiğin için görev aldığının ve mucize olmadıkça takımı kurtaramayacağının herkes farkında. O yetersiz kadroyla alacağın her puan altın değerindeyken, taraflı-tarafsız cümle âlem seni takdir ederken bırak eskinin kaşarları gibi manasız sızlanmaları ve sezonu tamamla. Vakti zamanında İngiltere önünde futbol ve skor olarak ezilirken bizim de giyecek ikinci bir kazağımız bulunmadığından fırtına ve tipi altında geçen maçı aynı kazakla tamamlamıştık. Ama hezimetin sebebi değişmeyen formalar değil; rakibin kalitesi, bizlerin sınırlı kapasitesi, erken pes edişimiz ve olmayan takım ruhuydu. Diyeceğimiz odur ki gidenler gitsin, gerekirse evdeki formaları getirip giyin, 10 yiyin 15 yiyin ama şikâyet etmeyin. Şikâyet etmeyin ki o koca kulüp tam anlamıyla dibe vursun ve onu bu hale getirenlerin foyası dökülsün.
Yazının devamını okumak için tıklayın.