“Başarı hakkında daha önceleri yazılmış kitapları okuyacağınıza neden kendinizinkini yazmıyorsunuz” diye soruyordu genç bir adam 32 sene önce. “Siz başkalarını sadece yetenekle yenecek kadar kabiliyetli değilsiniz” deyip çalışmaktan başka şansları olmadığına iknaa çalışıyordu kendine has metotlarıyla.
Boyundan büyük bir işe kalkışmıştı belki de, unvanda ağır gelmiş olabilirdi ona; öyle ya, şöhretli, tecrübeli onca oyuncu dururken oturmuş kadrodan yalnızca ikisini alıp geriye kalan 18 kişiyi amatörlerden ve kolej öğrencilerinden seçmek de neyin nesi oluyordu ki? Onlarında çoğu kendi üniversite takımıyla çekiştiği kolejden geliyordu.
1979 yazında neredeyse sıfırdan kurduğu bir takımla son dört olimpiyattan dört altın madalya çıkaran SSCB’ye rakip olmaya çalışacaktı. New York Times aslında şanslarını şu çarpıcı satırlarla gayet güzel özetliyordu; “Buzlar erimedikten yahut bir mucize gerçekleşmedikten sonra SSCB şampiyon olacak!”
Yaklaşık altı aylık sürede inanılmaz çalışma temposunun arasına sıkıştırılmış 61 maç oynadı Herb Brooks’un takımı; öyle ki gereken eforun sarf edilmediğine inandığı bir maçın ardından kusturana değin saatlerce ceza idmanı yaptırdığı bile oldu; olimpiyatların başlamasına sayılı günler kala SSCB önünde alınan 10-3’lük ağır yenilgi de cabası. O da yetmezmiş gibi ağır bir sakatlık geçiren oyuncusunu kadrodan çıkarmayı reddederek millete saç baş yoldurttu çiçeği burnunda hoca. Federasyon başkanı dahi içinde zerre miktarı umut kırıntısı taşımıyorken karısını, çocuklarını ve geride kalan neyi varsa hepsini topyekûn ihmal edip 24 saatini ekibine adayan Brooks, onların görmediği önemli bir ayrıntıyı görüyordu oysa; takım olmaya başladıklarını.
Yazının devamını okumak için tıklayın.