Taraf Gazetesi http://www.taraf.com.tr Düşünmek Taraf Olmaktır Mon, 30 May 2016 21:34:37 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.5.2 Hakan Ateş’e büyük şok: Denizbank, Bankalar Birliği’nden atıldı… http://www.taraf.com.tr/hakan-atese-buyuk-cizik-denizbank-bankalar-birliginden-atildi/ Mon, 30 May 2016 16:44:22 +0000 http://www.taraf.com.tr/?p=111388
Türk bankacılık sektörünün “altın çocuğu” olarak nitelendirilen Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş ilk kez çizik yedi. Türkiye Bankalar Birliği’nin, (TBB), 27 Mayıs’ta yapılan genel kurulunda Denizbank ve Genel Müdür Hakan Ateş yönetim kurulundan çıkarıldı. Denizbank Genel Müdürü Ateş, önceki yönetim kurulunda ise “denetim kurulu” üyesi görevini yürütüyordu. Denizbank’ın, Türkiye Bankalar Birliği yönetiminden çıkarılmasında, Türkiye ile Rusya arasında yaşanan uçak gerilimi etkili oldu. Rusya’nın en büyük bankası olan Sberbank’a ait olan Denizbank, son dönemde uyguladığı kredi politikası ile devletin de tepkisine çekmişti.
Denizbank’ın, Bankalar Birliği’nden çıkarılmasının perde arkası şöyle:
HSCB VAR DENİZBANK YOK
Türkiye, Türk bankalarına “kara para operasyonu” düzenleyen Rusya’ya, bankacılık alanında da karşılık verdi. Bu karşılık ise Rus Sberbank’a ait bulunan Denizbank aracılığı ile yapıldı. Denizbank ve Genel Müdürü Hakan Ateş, bankacılık sektöründe büyük kulüp olarak bilinen Türkiye Bankalar Birliği yönetiminden atıldı. Olay, 27 Mayıs 2016 tarihinde gerçekleşti. Türkiye Bankalar Birliği’nin 59. Genel Kurulu’nda oldukça şaşırtıcı bir sonuç çıktı. Türkiye’nin beşinci büyük bankası olarak kabul edilen Denizbank, yönetime giremedi. Bu sonucu beklemeyen Denizbank yönetimi ise adeta şok oldu. Yönetime, Türk piyasasından çıkacağını açıklayan ve bir çok personelini işten çıkaran HSBC’nin bile yer alması dikkat çekti. Genel Kurul sonucuna göre, bankanın yönetim kuruluna giren bankalar şöyle.
“Akbank, HSBC, İng Bank, Şekerbank, Turkland Bank, TEB, Türk Eximbank, Ziraat Bankası, Garanti Bankası, Halkbankası, İş Bankası, Vakıflar Bankası ve YKB.”
Genel kurulda, denetçi üye olarak da Burgan Bank, Finansbank ve Türkiye Sınai Kalkınma Bankası seçildi.
16 BANKANIN İÇİNE GİREMEDİ
Türkiye’nin ilk beş bankası olmakla övünen Denizbank’ın, Türkiye Bankalar Birliği’nin yönetim kuruluna girememesi bankacılık sektöründe de sürpriz oldu. Halen bankalar birliği yönetim kurulunda 13 banka genel müdürü bulunuyor. Ayrıca, 3 banka genel müdürü de denetim kurulu üyesi olarak seçiliyor. Dolaysıyla yönetimde 16 bankanın yöneticileri yer alıyor. Denizbank, böylece Türkiye’de faaliyet gösteren 16 bankanın arasına girememiş oldu. Yönetimde yer almak, bankalar açısından prestij anlamına geliyor. Bu nedenle, Denizbank’ın yönetimden tasfiye edilmesi bankanın kredibiletisini de olumsuz etkiledi. Denizbank, önceki yönetim kurulunda ise denetim kurulu üyesi olarak yer almıştı.
DENİZBANK NİYE ATILDI?
Denizbank’ın bankalar yönetim kurulundan atılmasında Türkiye ile Rusya arasında yaşanan uçak geriliminin etkili olduğu bildirildi. Banka son dönemde, kredi politikası nedeniyle Ankara’nın yakın markajına girmişti. Özellikle, Rus amborgosu nedeniyle zarar eden üreticilerin en çok kredi kullandığı bankalar arasında Denizbank’ın yer alması, bazı kredileri vadesinden önce geri çağırması, Denizbank ile ilgili soru işaretlerin oluşmasına yol açtı. Denizbank, Türk bankacılık sektöründe “milli güvenlik riski” haline geldi. Bu da, hükümetin bankaya yönelik bakışlarını değiştirdi.
ZARRAB OLAYI DA ETKİLEDİ
Öte yandan, halen ABD’de tutuklu bulunan Rezza Zerrab’ın, transfer işlemlerinde kullandığı bankaların başında Denizbank’ın yer alması da, bankayla ilgili şüpheleri arttırdı. ABD’de yürütülen soruşturmanın bankacılık ayağında Denizbank’ın da olduğu öğrenildi. Önümüzdeki dönemde Denizbank’a yönelik uluslar arası yaptırımların olabileceği kaydedildi.
]]>
Mehmet Şimşek sıcak para bakanı oldu http://www.taraf.com.tr/mehmet-simsek-sicak-para-bakani-oldu/ Mon, 30 May 2016 21:18:30 +0000 http://www.taraf.com.tr/?p=111383 SÜLEYMAN YAŞAR- BU GÜN

 

Bildiğiniz gibi Merkez Bankası faiz indiriyor. Ama faizi üst banttan indiriyor. Yani bankalara verdiği paranın faizini indiriyor. Ve bu üst bant faiz oranını 23 Şubat 2014’ten bu güne 10,75’den yüzde 9,5 düzeyine kadar indirdi. Alt banttaki faizi ise aynı dönemde yüzde 7,25 olarak sabit tuttu.

Böylece Merkez, bankalara verdiği paranın fiyatını ucuzlattı. Fakat alt bandı sabit tutarak, parasını satamayan bankalara faizi garanti etti ve ediyor. Böylece yurtdışından sıcak para getiren banka bu parayı satamadığı takdirde Merkez Bankası’na enflasyonun üzerinde bir orandan park etmiş oluyor. Kısaca sıcak para getirene garanti verilip sıcak para girişi teşvik ediliyor.

Oysa sıcak para kalitesiz yatırımlara neden olduğu için bu ülkenin ekonomik büyümesini zayıflatıyor. Ve spekülatif alanlara gelen sıcak para ani hareketlerle finansal piyasalarda sürekli oynaklık yaratıyor. Hattâ ani çıkışlarda finansal kriz yaratıyor. Böylece uzun vadeli yatırımlar yapılamıyor. Yüksek oranlı ve sürdürülebilir kalkınma hızı sağlanamıyor.

Gelelim bütün bunları niye anlattığımıza…

Anlattık, çünkü; son görev dağılımında Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ekonomide tek koordinatör olmaktan çıkartıldı. BDDK, SPK, TMSF gibi kuruluşlar başka bir Başbakan yardımcısına bağlandı. Mehmet Şimşek’e Hazine Müsteşarlığı, Merkez Bankası ile kamu bankaları bağlandı. Böylece Başbakan Yardımcı Şimşek sıcak parayı çekmek için alt bant faizleri iki yıldan fazla süredir sabit tutan Merkez Bankası’yla baş başa kaldı. Durum böyle olunca akla şu geliyor. Şimşek’in özgeçmişinde belirttiğine göre daha önce Merrill Lynch’de çalıştığından sanki “sen yurtdışından kısa vadeli para getir. Etliye sütlüye karışma” deniyor.

Tabii yeri gelmişken hemen belirtelim asıl mesele iktidarın sıcak paradan vazgeçmemesi. Yani sürekli faiz lobisine karşıymış gibi bir söylem geliştiriyorlar ama faiz lobisine destek veriyorlar. Çünkü faiz lobisine destek vermeseler Merkez’den alt bandı indirmesini isterler. Ama bunu istemiyorlar. Bir de hâlâ artık anlamı kalmamış ve kafa karıştıran bandın kaldırılmaması ayrı bir sorun oluyor.

Anlayacağınız iktidar sözde faiz lobisine karşı çıkıyor. Aslında sırtını faiz lobisine dayayıp sıcak paraya yüksek faiz verip, bu ülke insanının alın terini sömürüyor.

Niye böyle bir tespit yapıyoruz?

Yapıyoruz, çünkü; pek çok zengin ülke merkez bankasının faiz oranları ve devlet bonoları negatif faizle işlem görüyor.

suleymanyasar26@gmail.com

]]>
Ekrem Sezgin http://www.taraf.com.tr/ekrem-sezgin/ Mon, 30 May 2016 21:13:08 +0000 http://www.taraf.com.tr/?p=111381 ENVER SEZGİN- SÜREÇ

 

Eğer Kurtalan gibi ücra ve yalnız bir ilçede doğmuşsanız hayata ekside başlamışsınız demektir. Hele bir de benim gibi yoksul bir ailenin çocuğuysanız vay hâlinize. Hayatın size yüklediği zorluklar iyice ağırlaşır. Çocuk yaşta beliniz bükülür. Yoksulluğun ağır bir kokusu vardır. Zamanla bu koku içinize kadar işler. Üstünüze yapışır. Onu gizleyemezsiniz.

Yokluk sizin için artık bir yaşam biçimi olur. Ne yapacağınızı bilemezsiniz. Tüm ailenin geleceği tehlikededir.

İşsiz kalan babam günlük işlerde çalışmaya başlamıştır. Bu kadar nüfusun geçimini sağlayamaz. Çaresiz evdeki “değerli” eşyalara başvuracaktır. Dedemin hediye ettiği pahalı bir İran halısı vardı. Babam ilk onu sattı. Paralar suyunu çekince de karyolasını gözden çıkarttı. Pirinçten güzel bir karyolaydı.

Ya sonra? İşte tam bu noktada aileden biri öne çıkar. Kardeşlerine kol kanat gerer. Ailenin ayakta kalmasına yardımcı olur. Babasının omuzdaşıdır. Henüz ilkokul yıllarında çalışmaya; eve para götürmeye başlamıştır.

Abim Ekrem Sezgin’den söz ediyorum. Aksilik bu ya, tüm bu olumsuzluklar yetmezmiş gibi, bir kavga nedeniyle babam cezaevine girmiştir. Bizim için perişanlık günleri başlamıştır. Çaresiz evin tüm yükü abimin omuzlarına binmiştir. O ise kazandığı paranın tek kuruşuna bile dokunmadan anneme teslim eder. İşte o küçücük parayla geçinmeye çalışırdık.

Abim, babam cezaevinden çıktıktan sonra da bir yandan okuyup öte yandan çalışmaya devam eder. Yaşamın dayattığı zorluklara göğüs gerer. Pes etmez. Güçlü kuvvetlidir. İşte bu özelliklerinden dolayı ileriki yıllarda yakın bir arkadaşı ona “Torpido” lakabını takacaktır.

O çocukluğunu hiç yaşamadı. Kardeşleri için kendini feda etti. Yıllarca babasına yardımcı oldu, yanında durdu. Ailemizin ayakta kalmasında büyük payı oldu.

Güneşli bir pazar gününü düşünün. Dışarıda insanın gönlüne neşe veren bir hava var. Böyle bir havada hiçbir çocuğu içeride tutamazsınız. Mahallenin çocukları meydanda toplanmışlar. Gönüllerince oynayacaklar. Belki de yakında bulunan ırmağa gidip yüzecekler. Kim bilir?

Ama içlerinde Ekrem Sezgin yoktur. O eve ekmek götürmenin telaşı içindedir.

Ünlü Alman felsefeci Hegel, “Bir insanın sana neler verebileceği değil, senin için nelerden vazgeçeceği önemlidir” der.

Ekrem Sezgin kardeşleri için çocukluğundan vazgeçti. Sevdikleri için kendini feda etti. Hayata tutunmamıza yardımcı oldu.

Sonra Batmanlı yıllar. O yine çalışmaya ve eve para götürmeyi sürdürür.

Harçlığımı çoğunlukla ondan alırdım. Eksiklerimi onun sayesinde tamamlardım. Üst baş filan.

Yıllar çok hızlı geçmektedir. Sonra 12 Eylül Askerî Darbesi. Yani benim kaçaklık yıllarım. Her sorun yaşadığımda ilk o yanımda belirirdi. Bu sefer de böyle oldu. Bir keresinde polisten köşe bucak kaçtığım İstanbul’da beni ziyarete geldi. İki gün sonra ise ayrıldı. Ayrıldığında birkaç gün önce aldığı maaşını olduğu gibi bana bıraktı.

Yıllar sonra ise tıpkı babası gibi Türkiye Petrolleri’nden emekli olur. Olur, olmasına da o bir köşeye çekilecek karakterde biri değildir. Çalışmaya devam eder. Üç çocuğunun okumasını sağlar ve birer meslek sahibi olmalarına yardımcı olur.

Bir Çin atasözü şöyle der: “Kopan bir ipe sımsıkı bir düğüm atarsınız. İpin en sağlam yeri artık bu düğümdür. Ama ipe her dokunuşunuzda canınızca acıtan yine o düğümdür.

Şimdi durup çocukluk yıllarıma bir göz attığımda abimin o yıllardaki fedakârlığını hatırlar hüzünlenirim. İçim acır. Küçük yaşta büyük sorumluluklar yüklemiş olmamızı ona karşı yapılan büyük bir haksızlık olduğunu düşünür, üzülürüm.

Sekiz kardeş olarak çok zorluklar gördük, acılar çektik.

Ama işte buradayız, yaşıyoruz.

Ve her birimiz Ekrem Sezgin’e çok şey borçluyuz.

Bu gün 65 yaşında saygın ve sevilen bir insan olarak hayatını sürdürüyor.

Çok sevgili “Torpido Abim”, hep sağlık ve mutluluk içinde kal. Uzun yaşa.

Bizimle kal.

enversezgin54@gmail.com

]]>
Milli rejimin yeni sembolü: İstanbul’un fethi http://www.taraf.com.tr/milli-rejimin-yeni-sembolu-istanbulun-fethi-2/ Mon, 30 May 2016 21:10:15 +0000 http://www.taraf.com.tr/?p=111379 KORHAN GÜMÜŞ- KAMU TARAFI

 

Fetih kutlamaları için bugüne kadar hiç olmamış dudak uçuklatıcı bir bütçe, muazzam sahne dekorları, sayısız profesyonel ve de en ileri teknoloji kullanılmış. Her devletin buna benzer kutlamaları var, bu nedenle bunda yadırganacak bir şey yok. Örneğin eski Sovyetler Birliği’nde, Ekim Devrimi’nin yıldönümlerinde buna benzer kutlamaların yapılması âdettendi.

Bu zihniyet dünyasının da bugün gerçekleşen diğer milli devlet törenleri gibi bir çok şeyi unutturduğunu, geçmişi çok yönlü araştırma zahmetine katlanmayan anakronik (zaman-dışı) bir perspektifle gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. Geçmiş ile köprü, ilişki kurma çabaları otoriter rejimlerde genellikle bu tür simetrik karşıtlıklar yaratılarak bastırılır. Bu yüzden geçmişi bu tür kurgular içinde yeniden düzenleme girişimleri, totaliter bir amaç için tarihi yeniden işleme, yönlendirme, bir tür sırla örtme çabasıdır.

Ancak Fetih kutlamaları aynı zamanda milli siyaset içinde birbiriyle rekabet ve kimi zaman koalisyon içinde olan iki farklı seçkincileştirme dinamiğinin ne yönde geliştiğini göstermesi açısından da önemli bir etkinlik. Bu süreç farklı kırılma noktaları ile bir geçiş dönemi olarak adlandırılabilir. Bu açıdan bakıldığında Fetih kutlamalarına giderek muazzam bütçeler ayrılması, neredeyse “ana milli kutlama” hâline gelmesi neyi gösteriyor? Devlet seçkinleri arasında yeni bir koalisyonun oluştuğunu. Çünkü askerî kökenli olan milli devlet ideolojisi içinde seçkinler arasında sürmekte olan rekabetin artık sonlandığı söylenebilir. Ancak elbette gene de değişen bir şey yok, işleyişte. Yalnızca semboller değişmiş oluyor. Ayrıca bütün milli ideolojik ritüellerde olduğu gibi, olan bitende travmatik bir durum var. Çünkü savaş, ele geçirme, insanları öldürme gibi olayların kutsanması için insani koşulların, sıradan bireylerin yaşadıklarının epey bir perdelenmesi gerekiyor. Hiç şüphesiz Bizans da bir haraç imparatorluğuydu. Bu yüzden bu görüşün sahiplerinin bir zamanlar sıklıkla ifade ettikleri gibi bunun tersini, eğer “Romalılar burada ne güzel bir şehir kurmuşlardı, burası onların kendi memleketleriydi, birileri gelip onların elinden şehirlerini aldı, bu yüzden şehir bu hâle geldi” diye düşünenler de varsa, onlar da anakronizmin âlâsını yapıyorlar. Sonuçta mücadeleler, savaşlar aynı amaç için yapılıyordu.

Bu karşıtlık ekseninde değil, objektif bir gözle bakmayı denersek elbette çok hastalıklı durum var, ortada. En basitiyle başlayalım: Yapılanların Osmanlı ile uzaktan bile olsa hiç bir alakası yok. Osmanlı’yı anlama çabası da yok. Osmanlı’yı önemseyen bir elitin onunla bu kadar mesafe koyması, onu bu kadar uzakta tutması fazlasıyla çelişkili.

Örneğin Osmanlı’nın bugünkü gibi bir millici ideolojisi asla olmadı. Üstelik İstanbul’a gelene kadar yönetimi adım adım ele geçirilen Bizans İmparatorluğu da çok milletli bir topluluktu. Yani bugün zannettiğimiz gibi yalnızca Rumlardan oluşmuyordu. Daha doğrusu “Rum” sözcüğü (Roma egemenliği altında yaşayan halk anlamında) içine herkesi alıyordu. Hiç unutmayalım ki bu kimlikler günümüzdeki anlamlarına ancak 19. yüzyılda, vatandaşlık kurumlarının, eğitim, kültür kuruluşlarının inşa edilmesi ile kavuştular. Bu tarihten önce vatandaşlık böyle bir aidiyet içermiyordu, ya da yalnızca sembolik sınıfın yeniden üretiminde bir anlam taşıyordu. Bu durumda böyle bir önemli tarihî olaya biraz daha çalışarak yaklaşsak, belki şundan bile şüphe duyabiliriz: Şehri savunanlar içinde Türkler olduğu gibi, fethedenler içinde de Rumlar olabilir.

Dahası bu işi yapanların Osmanlı ile uzaktan da olsa bir alakası yok. Fetih kutlamaları ilk gerçekleştirildiğinde İstanbul’da hatırı sayılır bir Rum topluluğu vardı, bugün yok. Bu girişim biraz şehrin ekonomisinde etkili bir konumu olan olan bu topluluğu belki biraz taciz etmek için tasarlanmıştı. Üstelik İstanbul’un Fethi, Cumhuriyet döneminde kısmen bastırılmış olan “Birinci Milli” hareketinin bir dip akıntı olarak yüzeye çıkma girişimiydi. Bu hareketin sembolik sınıfı (seçkinleri) Ankara’nın başkent olması ile iktidarlarını kaybetmişlerdi. Bu yüzden fethin 500 yılında, 1953’te ortaya atıldığında, gelişen sağ siyasal popülist hareketin bir simgesiydi. Ancak bugün olduğu gibi devlet iktidarı bu tür simgelerin ikircikli bir şekilde hem rekabet ettiği, hem de koalisyon yaptığı bir alandır. Örneğin Milli Görüş hareketi muhalefette iken periferiyi temsil etme kabiliyeti olan bir kavramdı. Bugün merkezdeki bir hareketin bir simgesi olarak periferiyle ilişki kurma kabiliyetini kaybediyor. Tıpkı bir halk hareketi olarak kendisini konumlandıran “İkinci Milli”nin devlet törenleri gibi ruhunu kaybediyor. Bu nedenle geçmişteki belediye organizasyonlu derme çatma kutlamalar kadar bile bir siyasal temsil kabiliyeti yok. Kendini oryantalize eden milli bir rejimin uygulamasına dönüşüyor.

Sonuç: Her milli kutlamada olduğu gibi tarih gene imha ediliyor.

krhngms@gmail.com

]]>
AKP ile ilişkiler: Tek adam, tek parti istikrarsızlığı http://www.taraf.com.tr/akp-ile-iliskiler-tek-adam-tek-parti-istikrarsizligi/ Mon, 30 May 2016 21:08:30 +0000 http://www.taraf.com.tr/?p=111377 İLKER ÇAYLA- YENİ SÖZLER

 

Merkez partiler siyasal sistem içinde her zaman kendi içinde bir koalisyonu barındırır ya da en azından bu iddiada bulunan partilerdir. Turgut Özal’ın ANAP’ı 12 Eylül’de siyasete girme yasağı bulunan Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan gibi siyaset alanında güçlü liderlerin yokluğunda, “dört eğilimi” birleştirme sloganıyla Merkez Sağ’ı kendi etrafında bu koalisyon içinde toparlamayı başarabilmişti.

12 Eylül 1980 Darbesi ile getirilen siyasi yasakların 1987 yılında referandumla kaldırılması ANAP’ın Merkez Sağ’daki değişik siyasi eğilimleri birleştirme büyüsüne vurulan ilk darbe oldu. Siyasi yasakların kalkıp kalkmaması konusunda yapılan referandum oylamasında “EVET” sonucunun çıkması Turgut Özal’ı aynı yılın kasım ayında erken genel seçim kararı almaya yöneltti.

1987 Erken Genel Seçimleri, 12 Eylül Darbesi’nden sonra siyaset yasağı konan eski liderlerin partilerinin başında girdiği ilk seçim oldu. Özal liderliğindeki Anavatan Partisi, yürürlüğe giren yeni seçim sistemi sayesinde 1983 seçimlerine göre oy oranı 8 puan gerilemesine rağmen bir önceki seçimlere göre TBMM’deki temsil oranını artırdı.

Ancak, Merkez Sağ’da Süleyman Demirel, milliyetçi cephede Alpaslan Türkeş ve İslamcı gelenekte Necmettin Erbakan’ın partilerinin başına geçmeleri bu siyasi yapılarda bulunan kadro ve seçmenlerin önemli bir kısmını asli partilerine döndürmüştü.

Anavatan Partisi bir dönem daha iktidarda kalmayı başarabildi. Ancak, Özal’ın siyasi yelpazedeki “dört eğilimi” birleştirme iddiasındaki, güçlü bir sosyoloji üzerinden ekonomik kalkınma öncelikli ANAP’ın “altın çağı” aslında sona ermişti.

 

SONA DOĞRU

Partideki koalisyon bozulmuştu.

Bundan sonra doksanlı yıllar boyunca hem Merkez Sağ’da hem de Merkez Sol’daki parçalı yapı “koalisyonlar dönemi” dediğimiz siyasi süreci başlattı. Merkez Sağ’da ANAP ve DYP, Merkez Sol’da ise daha sonra CHP ile birleşecek olan SHP ve DSP Türkiye siyasi sahnesinde yerlerini aldılar.

Turgut Özal’ın Merkez Sağ’da Anavatan Partisi içinde kurabildiği koalisyonu ve “altın çağı” sağlayan kuşkusuz 12 Eylül Askerî Darbesi’nin siyasi alanda yaptığı “temizlik” olmuştu. Askerî darbe eski siyasi partileri kapatmış ve liderlerini siyaseten yasaklı hâle getirmişti. Bu sayede Özal, farklı siyasi kesimleri ANAP içinde toparlayabilme şansını yakaladı.

Daha önce Turgut Özal’ın sahip olduğu şansı yakalayabilen bir kişi daha oldu.

Recep Tayyip Erdoğan.

 

AKP KOALİSYONU

Bu sefer ANAP’tan farklı olarak bir askerî darbe değil ancak “Kara Çarşamba” olarak da bilinen, 2001 yılında Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük ekonomik krizi Merkez Sağ’da ve Sol’daki diğer siyasi partilerin “temizliğini” sağlamıştı.

Fazilet Partisi’nden ayrılan İslamcı gelenekten gelen “Yenilikçiler” bu fırsatı iyi değerlendirerek kendilerini merkezde konumlandırdılar ve “muhafazakâr demokrat” yeni bir parti AKP’yi kurdular. AKP, 15 aylık bir parti olarak 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerde en yüksek oy oranını aldı. AKP de aslında ANAP gibi bir koalisyondu ve başarısının altında bu yatıyordu.

AKP’nin “altın çağ” olarak görülen AB ile ilişkilerde ilerleme, ekonomik kriz sonrası yüksek büyüme rakamları ve yatırımlarla birlikte anlatılan ilk dönemi bu koalisyon dönemidir.

Şu an Türkiye tek parti tarafından yönetiliyor. Ancak bu tek partinin getirmesi gerektiği düşünülen siyasi istikrar sözkonusu değil. Aksine siyasi yozlaşma, terör, yüksek işsizlik oranları, toplumsal kutuplaşma, küçülen ekonomi, dış politikadaki başarısızlıklar her geçen gün artıyor. “Kesintisiz Kriz” rejiminin kapıları açılmış durumda.

Son kongreyle birlikte AKP kendini tamamen tasfiye ederek Erdoğan partisi oldu. “Tek adamlık” ne bir ülkeye ne de partiye yarar getiriyor.

İstanbul Fetih Kutlamaları”nda olduğu gibi 563 yıl önceki eski başarılarla övünmek dışında.

ilkercayla@gmail.com

]]>
Böyle Buyurdu Zerdüşt http://www.taraf.com.tr/boyle-buyurdu-zerdust/ Mon, 30 May 2016 21:05:41 +0000 http://www.taraf.com.tr/?p=111375 AYHAN KARAHAN*/ “Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin. Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım. Öyle çok değerliymiş ki zaman. Hep acele etmem bundan, anladım…” Nietzsche böyle buyurmuş.

 

 

SORUN ZERDÜŞTLÜK DEĞİL

Friedrich Nietzsche’nin mühim bir eseridir yazı başlığı. Zerdüştlük Fars kültüründen insanlığa devrolmuş, dinsel bir ögedir. Bu inançta Ahura Mazda, kötülüğü temsil eden Ehrimen ile mücadele eder. Zerdüştlük ilk tek tanrılı dinsel inanıştır. Süreç milat öncesi 7. yüzyılda başlamış. Ve Ehrimen, Mahura Mazda’nın kardeşi inanışa göre. İranlılar, Kürtler, Persler ve bir kısım Ermeniler’in Müslümanlıktan önceki dini olarak bilinir. Doğal elementleri kutsal sayarlar ve bu elementleri (su, toprak, hava, ateş) kirletilmekten korurlar. Bununla ilişkili olarak ateşe, aydınlığa veya güneşe bakarak ibadet ederler. Haksızlığa karşı duruş, biraz da vicdanla alakalı bir durumdur. Zerdüştlüğe sahip çıkmak gibi bir iş ateiste yakışmaz. Dinsel işler, tanrı olduğuna inanılan ile inanan arasında folklorik özellikte taşıyan bir meşgaledir. Adil olmak, hak yememek, ahlaklı davranmak gibi bir yönlendirmesi de olabilir. Bu noktada hiçbir sorun yaşamaz tanrısal inancı olmayan.

 

HARAMDAN BESLENEN DİN OLMAMALI

Düşünce suçlusu olarak mapusa atıldığımda, koğuş sorumlusu olarak belirlenmiştim. Cezaevi müdürü, “Yarın müftü gelip, mapuslarla sohbet edecek” demişti. Ben de arkadaşlara ilettim. Ve sohbete katılmayacağımı ifade ettim. Plastik masaya çekildim ve müftü ısrarla davette bulunmuştu. O masada olmamın sahtekârca bir tutum olacağını söyleyerek reddettim teklifi. Yaklaşık 1,5 saat süren dinsel sohbet sonrası müftü; “Oradan nasıl görünüyoruz” diye sordu. Koğuş ağası olarak; “İki ayak, iki göz, iki kulak, kötü görünmüyorsunuz” şeklinde geçiştirme açıklama yapmak istedim. Ordu doğumlu ısrarda devamcı olunca, diyanet mevzuuna girmek zorunda kaldım. Halkın yüzde 99’unun Müslüman olduğunun iddia edildiği ülkede dine karar veriliyor. Sonra mezhep seçiliyor Sünnilik. Devletin dininin olmaması gerektiği öngörüşüm sonrası, bütçe mevzuuna girdim. Diyanet’e iddia, toto, loto oyunlarından yüksek bütçe ayrıldığını, genel vergilerinden para ödendiğini, alkol zamlarında bunun etkili olduğunu ve sorunumuzun burdan kaynaklı olduğunu seslendirdim. Fuhuştan, kumardan, alkolden beslenen bir diyanetin kendi içerisinde sorun yaşadığını söylediğimde müftü, “Allah kurtarsın” diyerek vedalaştı ağası olduğum koğuşumla.

 

TAY TAY İŞLER

Gördüğüm, algıladığım kadarı ile başka dine küfredenin, kendi inancına da saygılı olma olasılığı çok düşük. “Bunlar Zerdüşt” diye suçlamada bulunanın en başta, ne kadar adam olduğunu sorgulamak gerekebilir. “Bıyığından olmasa da, aklından utan” denmesi lüzumlu olabilir. Bilinci eksik zat, Nietzsche’yi bilmez sanırım. Eşini, başbakan yapmayı düşündüğü vatandaşın eşi ile bir gün önce ziyaret ettirmezdi kan kokulu topraklara fikir başka olmasaydı. 20 dakikada, 10 kez “Sayın cumhurbaşkanım” hitabeti kullanarak rekor kılan yeryüzünün tek başbakanı unvanına sahiptir Binali Yıldırım. Yargı tay tay, Danış tay tay, Sayış tay tay… Tay tay Rize’ye gidiyorlar ve Cumhur’un görünen başkanı ile çay topluyorlar. Tay tay, çayu çay fotoğraf çok göze batınca da; tay taylardan birisi yaptığı işten gurur duyduğunu liyakat renkli, samimiyeti tartışmalı duyguları ile ifadelendiriyor. Peki, ya adalet? Bu topraklarda yurttaşın sokağa çıkamadığı, evine hapsedildiği yerleşkeler var. Ülkenin adaleti ile alakalı bakanı var. Ama o kendisini mahkeme başkanı sanıyor. Tüm mahkemelerin politik kokulu kararlarına dair yorum yapıyor. Hukuk bilgisi ayrıca tartışılır. Ama Zerdüşt onları cehaletle donatmamış. Böyle buyurmuş olabilir. Tencereyi, kapakla da uyumlaştırmış olabilir. Ama Zerdüşt bu işe girişmişse hata yapmış. Onlar zaten birbirlerini bulacaklardı. “Anayasa Mahkemesi kararına uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyebilen birisine emir eri lazımdı, emir eri de rap rap göreve hazırdı. Mevzu, dibe vurmuş profil ötesinde cereyan ediyordur belki de…

 

HER DİNİN TANRISI KENDİSİNE ÇALIŞIR

Bu dünyanın direği, yüreği, merhameti, iyi bir dileği farz olsa idi, Adalet işlerine Bekir değil; mahallenin kedisi Tekir bakardı. Çünkü Tekir ihtiyaç fazlası balığı diğer kedilerle paylaşmayı biliyor. Uçmayı sevenlerin, düşmeyi de göze aldığı Sur’larla çevrili bu topraklar ağıtlarla yankılanmazdı; Tekir, Bekir’in koltuğunu işgal etse idi. Rol biçilmiş hayatı idame ettirenlerin salladığı bayraklar, duvarlar içerisindeki kentte anlam ifade edebilirdi. Ama Zerdüşt böyle buyurmamıştı. Ortada ses ve duygu uyuşmazlığı var. Birileri korumalarının eşliğinde höykürür iken, yoksul evlatları toprak altında nefessiz kalıyor. Tarihin bu çılgınlığı, akıl dışılığı kürsü ötesinde kayıt altında tutacağı muhakkak. Kendi ürettiği sorundan beslenenler ile tarihin önemli bir işi olacaktır. Kanın, gözyaşının ve ağıtın yakışık almadığı toprakların yağmurla berekete yüz çevireceği zamana özlemin Zerdüşt ateşiyle harlanmakta olduğu iddia konusudur. Sonuçta her dinin tanrısı kendisine çalışır. Bunu da kuluna belli etmemek için mistik ögeleri çok kullanır.

 

İNSAN KENDİSİNE TAHAMMÜL ETMEYİ DE ÖĞRENEBİLMELİ

Yeryüzünde 40.000’i İran’da, 100.000’i Hindistan’da yaşayan 200.000’e yakın Zerdüşt inancına sahip kul olduğu sanılıyor. HDP’yi kastederek; “Bunlar ateist, bunlar Zerdüşt” diyerek Diyarbakır Meydanı’nda parmak sallayan zatın iki ihtimali var: Ya cahildir (Zerdüştlüğü ateizmle örtüştürüyor), ya da bilerek yalana sarılıyordur o parmağın sahibi el ve uyanık gözleri ferfecir dolanan vicdan eksilmesi. Dünya nüfusunun yüzde 20’ye yakını ateist olarak değerlendiriliyor istatistiki olarak. Peki, 7,5 milyar yaşayan içerisinde 200.000 yüzde kaça tekabül eder acep? Son seçimlerde seçme yaşına ermiş, 6 milyon küsuratlı oy alan HDP’nin yüzde kaçına denk düşer 200.000? Aziz Nesin toprağın bol olsun. Cumhur’un başı alkışlandı bu sözleri sarf ederken. Şeytan ise hasetliğinden ve ayrıntıda gizlenmiş olmaktan utanmıştır. Diyarbakır Meydanı’nda el kol sallamalı kürsü-balkon düşkünü emirin ve erinin amaçsız, kontrolsüz hitabetinden ve icabetinden. Sahi kim yetiştirdi bunları? Düşük profil ise, göz içine baka baka aynı meydanda cumhurbaşkanım, cumhurbaşkanım derken aslında kendisine verilen lütfun fazlalığı altındaki ezgin ruhaletin fotoğrafını sunuyordu. “Zerdüşt Böyle Buyurdu” kitabının yazarı Friedrich Nietzsche, bugünleri görmemekle belki de varsayılan tanrının şanslı kuludur. Ama tanığı olsaydı bu saçmalamaya çok gülerdi diye tahmin ediyorum. Zerdüşt sözüdür: “İnsan kendisini kutsal ve sağlam bir sevgiyle sevmeyi öğrenmeli. İnsan kendisine tahammül etmeyi öğrenmeli.” Kutsallıkla ve kutsanmışlıkla mesafeli kimliğime karşın, beyefendinin esaslı probleminin kendisine tahammül etmeyi öğrenememesi ile de alakalı olduğu fikriyatında ve endişesindeyim. Nietzsche’ye haksızlık olmasın. Sevgilisi Salome’ye dediği gibi: “Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin. Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım. Öyle çok değerliymiş ki zaman. Hep acele etmem bundan, anladım…” Nietzsche böyle buyurmuş.

*Gazeteci

karahanayhan016@gmail.com

]]>
Milli rejimin yeni sembolü: İstanbul’un fethi http://www.taraf.com.tr/milli-rejimin-yeni-sembolu-istanbulun-fethi/ Mon, 30 May 2016 21:02:53 +0000 http://www.taraf.com.tr/?p=111373 KORHAN GÜMÜŞKAMU TARAFI/ Fetih kutlamalarına giderek muazzam bütçeler ayrılması, neredeyse “ana milli kutlama” hâline gelmesi, devlet seçkinleri arasında yeni bir koalisyonun oluştuğunu gösteriyor. Çünkü askerî kökenli olan milli devlet ideolojisi içinde seçkinler arasında sürmekte olan rekabetin artık sonlandığı söylenebilir, ancak elbette gene de değişen bir şey yok, işleyişte.

 

 

Fetih kutlamaları için bugüne kadar hiç olmamış dudak uçuklatıcı bir bütçe, muazzam sahne dekorları, sayısız profesyonel ve de en ileri teknoloji kullanılmış. Her devletin buna benzer kutlamaları var, bu nedenle bunda yadırganacak bir şey yok. Örneğin eski Sovyetler Birliği’nde, Ekim Devrimi’nin yıldönümlerinde buna benzer kutlamaların yapılması âdettendi.

Bu zihniyet dünyasının da bugün gerçekleşen diğer milli devlet törenleri gibi bir çok şeyi unutturduğunu, geçmişi çok yönlü araştırma zahmetine katlanmayan anakronik (zaman-dışı) bir perspektifle gerçekleştirildiğini söyleyebiliriz. Geçmiş ile köprü, ilişki kurma çabaları otoriter rejimlerde genellikle bu tür simetrik karşıtlıklar yaratılarak bastırılır. Bu yüzden geçmişi bu tür kurgular içinde yeniden düzenleme girişimleri, totaliter bir amaç için tarihi yeniden işleme, yönlendirme, bir tür sırla örtme çabasıdır.

Ancak Fetih kutlamaları aynı zamanda milli siyaset içinde birbiriyle rekabet ve kimi zaman koalisyon içinde olan iki farklı seçkincileştirme dinamiğinin ne yönde geliştiğini göstermesi açısından da önemli bir etkinlik. Bu süreç farklı kırılma noktaları ile bir geçiş dönemi olarak adlandırılabilir. Bu açıdan bakıldığında Fetih kutlamalarına giderek muazzam bütçeler ayrılması, neredeyse “ana milli kutlama” hâline gelmesi neyi gösteriyor? Devlet seçkinleri arasında yeni bir koalisyonun oluştuğunu. Çünkü askerî kökenli olan milli devlet ideolojisi içinde seçkinler arasında sürmekte olan rekabetin artık sonlandığı söylenebilir. Ancak elbette gene de değişen bir şey yok, işleyişte. Yalnızca semboller değişmiş oluyor. Ayrıca bütün milli ideolojik ritüellerde olduğu gibi, olan bitende travmatik bir durum var. Çünkü savaş, ele geçirme, insanları öldürme gibi olayların kutsanması için insani koşulların, sıradan bireylerin yaşadıklarının epey bir perdelenmesi gerekiyor. Hiç şüphesiz Bizans da bir haraç imparatorluğuydu. Bu yüzden bu görüşün sahiplerinin bir zamanlar sıklıkla ifade ettikleri gibi bunun tersini, eğer “Romalılar burada ne güzel bir şehir kurmuşlardı, burası onların kendi memleketleriydi, birileri gelip onların elinden şehirlerini aldı, bu yüzden şehir bu hâle geldi” diye düşünenler de varsa, onlar da anakronizmin âlâsını yapıyorlar. Sonuçta mücadeleler, savaşlar aynı amaç için yapılıyordu.

Bu karşıtlık ekseninde değil, objektif bir gözle bakmayı denersek elbette çok hastalıklı durum var, ortada. En basitiyle başlayalım: Yapılanların Osmanlı ile uzaktan bile olsa hiç bir alakası yok. Osmanlı’yı anlama çabası da yok. Osmanlı’yı önemseyen bir elitin onunla bu kadar mesafe koyması, onu bu kadar uzakta tutması fazlasıyla çelişkili.

Örneğin Osmanlı’nın bugünkü gibi bir millici ideolojisi asla olmadı. Üstelik İstanbul’a gelene kadar yönetimi adım adım ele geçirilen Bizans İmparatorluğu da çok milletli bir topluluktu. Yani bugün zannettiğimiz gibi yalnızca Rumlardan oluşmuyordu. Daha doğrusu “Rum” sözcüğü (Roma egemenliği altında yaşayan halk anlamında) içine herkesi alıyordu. Hiç unutmayalım ki bu kimlikler günümüzdeki anlamlarına ancak 19. yüzyılda, vatandaşlık kurumlarının, eğitim, kültür kuruluşlarının inşa edilmesi ile kavuştular. Bu tarihten önce vatandaşlık böyle bir aidiyet içermiyordu, ya da yalnızca sembolik sınıfın yeniden üretiminde bir anlam taşıyordu. Bu durumda böyle bir önemli tarihî olaya biraz daha çalışarak yaklaşsak, belki şundan bile şüphe duyabiliriz: Şehri savunanlar içinde Türkler olduğu gibi, fethedenler içinde de Rumlar olabilir.

Dahası bu işi yapanların Osmanlı ile uzaktan da olsa bir alakası yok. Fetih kutlamaları ilk gerçekleştirildiğinde İstanbul’da hatırı sayılır bir Rum topluluğu vardı, bugün yok. Bu girişim biraz şehrin ekonomisinde etkili bir konumu olan olan bu topluluğu belki biraz taciz etmek için tasarlanmıştı. Üstelik İstanbul’un Fethi, Cumhuriyet döneminde kısmen bastırılmış olan “Birinci Milli” hareketinin bir dip akıntı olarak yüzeye çıkma girişimiydi. Bu hareketin sembolik sınıfı (seçkinleri) Ankara’nın başkent olması ile iktidarlarını kaybetmişlerdi. Bu yüzden fethin 500 yılında, 1953’te ortaya atıldığında, gelişen sağ siyasal popülist hareketin bir simgesiydi. Ancak bugün olduğu gibi devlet iktidarı bu tür simgelerin ikircikli bir şekilde hem rekabet ettiği, hem de koalisyon yaptığı bir alandır. Örneğin Milli Görüş hareketi muhalefette iken periferiyi temsil etme kabiliyeti olan bir kavramdı. Bugün merkezdeki bir hareketin bir simgesi olarak periferiyle ilişki kurma kabiliyetini kaybediyor. Tıpkı bir halk hareketi olarak kendisini konumlandıran “İkinci Milli”nin devlet törenleri gibi ruhunu kaybediyor. Bu nedenle geçmişteki belediye organizasyonlu derme çatma kutlamalar kadar bile bir siyasal temsil kabiliyeti yok. Kendini oryantalize eden milli bir rejimin uygulamasına dönüşüyor.

Sonuç: Her milli kutlamada olduğu gibi tarih gene imha ediliyor.

krhngms@gmail.com

]]>
“Müslüman aile doğum kontrolü yapmaz” http://www.taraf.com.tr/musluman-aile-dogum-kontrolu-yapmaz/ Mon, 30 May 2016 10:14:26 +0000 http://www.taraf.com.tr/?p=111371

TÜRGEV’in 20. Kuruluş Yıl Dönümü ve Olağan Genul Kurul toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, doğum kontrolü konusunda tartışma yaratacak açıklamalarda bulundu.  Erdoğan, ” “Nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş, Müslüman aile böyle bir anlayış içinde olamaz” dedi. “Rabbim ne diyorsa, sevgili peygamberim ne diyorsa biz o yolda gideceğiz” diyen Erdoğan, “Birinci derecede görev annededir” ifadesini kullandı.

]]>
Çağrı heyeti kurultay tarihini açıkladı http://www.taraf.com.tr/cagri-heyeti-kurultay-tarihini-acikladi/ Mon, 30 May 2016 10:09:16 +0000 http://www.taraf.com.tr/?p=111369 MHP’de olağanüstü kurultayın ne zaman yapılacağına yönelik tartışma sürerken Çağrı Heyet’nden kurultay tarihine ilişkin açıklama geldi. Ali Sağır, Ayhan Erel ve Mehmet Bilgiç tarafından yapılan açıklamada, “Çağrı heyetimiz tek yetkili ve görevli organ sıfatıyla Olağanüstü Büyük kongrenin 19 Haziran 2016 tarihinde saat 10.00’da Ankara Büyük Anadolu Hotels Esenboğa Thermal ve Kongre ve Kültür Merkezi Tesislerinde yapılması hususunda karar almıştır” denildi. MHP Lideri Devlet Bahçeli ise genel başkan seçimli kongrenin 10 Temmuz’da yapılacağını açıklamıştı. 

]]>
“Gezilere protokol gereği katıldım” http://www.taraf.com.tr/gezilere-protokol-geregi-katildim/ Mon, 30 May 2016 09:07:55 +0000 http://www.taraf.com.tr/?p=111366 Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın gezilerine katıldığı için gösterilen tepkilerin haksız olduğunu bildirdi. Eleştirilere yazılı bir açıklama ile cevap veren Cirit, gezilere protokol gereği katıldığını kaydetti. Cirit’in açıklaması şöyle.

“Asılsız haberlerde bahse konu edilen gezilere ve toplantılara katılmam, resmi kurum ve kişiler tarafından, temsil ettiğim makam nedeniyle devlet protokolünün gereği olarak şahsıma yapılan davetlere icabet etmekten ibaret olup, gezi ve toplantılara yönelik yapılan haber ve yorumlar insani ve vicdani olmaktan uzaktır.

Bu resmi gezi ve programlarda devletimizi ve milletimizi temsil edenlerle birlikte olmak son derece doğal karşılanmalıdır. Bu gezi ve programlarda gurur ve onurla temsil ettiğim Yargıtay’a zarar verici herhangi bir hareketin olması da söz konusu değildir.

]]>