Dehşeti ve dehşetin uyandırdığı kötülük ve iyiliği aynı anda, birarada yaşıyoruz.
Dehşet Van depremiyle geldi. İnsanlar beton tabutların altında kaldı. Betonlardan kurtulabilenler soğuk gecelerin acımasızlığıyla yüz yüze geldiler.
Dehşet kötülüğü açığa çıkardı.
Şimdiye kadar, adına “sosyal medya” denen, aslında “sosyal” olmakla pek alakası olmayan, tersine “sanal” olan bir âlemde, bilgisayar ekranlarının arkasında kamufle olmuş “cesur” görünümlü birtakım korkaklar, sağa sola kötülük salvoları atarlardı.
Van depremi bu korkakların saklandıkları yerden çıkıp, “milliyetçi” sosa bulanmış ırkçı nefretlerini çıkarabildikleri bir fırsat yarattı. Bir televizyon kanalında “kadın görünümlü bir erkek”, cari iktidar söyleminin ve medyanın verdiği bir güç gösterisiyle Van’da hayatını kaybeden insanların “insan” olduklarını görmemeyi becerdi. O insanlar “ölürken”, onları “taş atan, kurşun sıkan teröristler” olarak görmeyi becerdi. En erkekçe haliyle “herkes haddini bilecek!” demeyi becerdi...
Onun televizyon ekranlarından sarkıttığı saf kötülüğün fallik dili, şimdiye kadar ancak sanal âlemde mangalda kül bırakmadan esip gürleyebilen hastalıklı dile tercüman oldu; hastalık kendine aleni bir “ses” buldu. Televizyonun her şeyi meşrulaştırabilme kapasitesi bu dili saklandığı delikten çıkardı.
Ve bilinen ama sanallığın güvenli kollarında saklanan kötülüğün bu kadar görünür olması iyi oldu; hastalıklı hali görme imkânımız oldu.
Kötülük bu kadar alenen ortalığa saçılırken, “dehşet” aynı anda iyiliği de açığa çıkardı. İnsanlar sorgu sual etmeden, sırtlarındaki paltolarını üşüyen insanlara yolladılar; çocuklar kumbaralarını boşaltıp, içinden ne çıkarsa memleketin öbür ucundaki insanların yaralarına merhem olması için gönderdiler.
Yazının devamını okumak için tıklayın.