Ölüm dolu bir günün ardından, bu yazıyı yazmaya oturduğum zaman bir şey fark ettim. Ne kadar çok yazı yazmışım “ölüm” üzerine... Ölümler olmuş; hayata karşı ölümü yüceltenlerin gücünü anlamaya ve dilim döndüğünce anlatmaya çalışmışım. Sonra gene ölümler olmuş, gene yazmışım... Bütün devlet erkânının, siyaset erbabının, yazar-çizer takımının, televizyonlarda “terör uzmanlarının” her yoğun ölüm olaylarından sonra yaptıkları gibi... PKK vurur, gencecik insanlar ölür; âdet olduğu üzere, “ölümlere çare bulmak üzere” “uzmanlar” da masanın etrafına toplanıp, sebepler, sonuçlar, hâl çareleri –sınırötesi harekât, profesyonel ordu başta olmak üzere, bir miktar da demokratikleşme, müzakere vs.– üzerine tartışırlar, tartışırlar... Sonra aradan zaman geçer, aynı döngü tekrar başlar...
Neredeyse, kendini besleyen bir “ölüm mantığı” var ve bütün bu konuşan insanlar aslında herhangi bir çare olmayacağını bile bile sadece “görevlerini” yerine getiriyorlar. “Ölüm zamanında bir şey söylemiyor” olmanın ağırlığını kaldıramayacak olduklarını düşünerek, konuşuyorlar, konuşuyorlar...
Konuşarak, mezarlığın yanından geçerken ıslık çalmaya benzer şekilde, o ânın geçmesini bekliyorlar...
Sonra susuyorlar. Kendi “normal” hayatlarına dönüyorlar.
Bir sonraki sefere kadar. Sonra gene gencecik insanlar ölüyor...
Bu arada ölüm çok olduğu zaman, televizyon haberlerinde “vatandaş” diye tabir edilen kitleler “teröre lanet okumak üzere” sokaklara iniyorlar; evlerinin pencerelerine bayraklar asıyorlar.
“Ölümlerle” döngüsel olarak tekrarlanan bir ritüeller zinciri içindeyiz adeta... Sanki bir ayin...
Hepimiz bir ayindeyiz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.