Türlü çeşitli manipülasyon, karalama, ucuz etiketlemeler ve belden aşağı vurmalarla “aradaki renklerin” kaybolmaya yüz tuttuğu, herkesin panik içinde bir kampta yer almaya çalıştığı, ya da sessiz kalmaya itildiği bir zamanda, yaşadığımız ülkenin boğucu gerilimleri ve trajedisi karşısında ne yapılabilir?
Van depremi, arkasında hayalet bir şehir ve buz gibi bir havada, çaresizce hayata tutunmaya bile değil, bir an evvel ölüme kavuşmaya çalışan insanlar bıraktığı; insanlarını koruyamayan, bu yüzden itibarını kaybeden bir devletin ve ona karşı savaşırken, onu taklit edenlerin hikmetinden sual olunamayan otoritelerinin peşinde koştuğu bir zamanda ne konuşulabilir?
Konuşmaya, dinlemeye, anlamaya, etkileşmeye çalışmak, çatışan ve “her şeyin en doğrusunu bilenler” tarafından “ortaklaşa” bir biçimde, “sol-liberal züppelik”, “saflık”, “aldatılmışlık”, “karşı tarafın ajanlığını yapmak” ya da “ihanet” olarak adlandırılıp imkânsız hale gelmeye başladığı bir zamanda ne yapılabilir?
Mesela inatla “Kardeşlik, Adalet, Barış” için sokaklardan çığlık atılabilir. Bu çığlığa şimdiye kadar sessiz kalmış başka sesleri de ortak etmeye çalışarak, “ölüme karşı tavır almaya” çağırarak... Önümüzdeki hafta, 26 kasımda cumartesi günü Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu, Mazlum-Der ve Doğu Güneydoğu Dernekleri Platformu, Barış için Sanat Girişimi gibi farklı köken, eğilim ve çevrelerden barış inisiyatiflerinin yapacağı gibi... İnatla “Hâlâ çare var! Hâlâ dibe çakılmamak için şansımız var!” demek gibi... Veya “Allah’tan umut kesilmez!” ya da “Mucizevî bir şey olacak ve bu kâbus bitecek!” diyerek, umudu beslemek gibi...
Ve belki “savaşın ilgili ve yetkilileri”, “umutsuz bir vaka” gibi olsa da, “sosyolojik düşünmeye” davet edilebilirler.
Yazının devamını okumak için tıklayın.