1968 sonrasında toplumda “yeni” olan hareketler, sosyolojinin klasik teorik çerçevelerinin yetersizliğini gözler önüne serdi.
O zamana kadar toplumda ve dolayısıyla sosyolojide de hâkim olan başarı, işlevsellik, meslekler ve sınıf gibi kavramların karşısına, o zamana kadar kenara itilmiş olan kültür meselesi çıktı.
İnsanlar kendilerini, “kazanılmış” olan kimliğe vurgu yapan bu kriterler ve kavramların dışında, kültürel olarak “sahip oldukları” özelliklerle anlatmaya başladılar. Yani kökenleri, hayat çevreleri, soludukları her türlü hava değişim talebinin referans kaynağı ve motoru haline geldi.
Bu değişime bağlı olarak, sosyolojinin içinde klasik toplumsal hareketlerin aşıldığına vurgu yapmak üzere, “yeni toplumsal hareketler”den bahsedilmeye başlandı. Kadın hareketi, çevreciler, gençler, dinsel, etnik, bölgeci hareketler hem teoride hem de pratikte büyük önem kazandı.
Aslında bu kavramsallaştırmada kullanılan “yeni” kelimesi bile bu hareketlerin “eski”den farklı olduğuna ama tam olarak nasıl adlandırılacağının da bilinemediğine işaret ediyor. Biraz postmodernite gibi geçilen aşamanın ne olduğunun tanımlanamamasında olduğu gibi... Yani “yeni” ama “adsız” dönemlerdeyiz... Kurgusu ya da temsili tamamlanmamış dönemler... şimdilik...
Tabii ki bu, yeni dönemlerin hep adsız kalacağı anlamına gelmiyor. Mesela 68 sonrası entelektüel hayatını “yeni” hareketler üzerine araştırmalar yapıp, bunlardaki ortak dinamiği ve “yeni” olanın ne olduğunu fellik fellik bulmaya ve anlamaya adamış bir sosyolog olan Alain Touraine’in bu konuda başvurduğu metafor, içinden geçtiğimiz zamanlar hakkında ipuçları veriyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.