Bugünlerdeki duygu halimde sürekli bir şekilde iki kelime yankılanıp duruyor: “Yazık oluyor”...
Van bir kere daha gene depremle yıkıldı... Türkiye’nin betonla “uygarlaşması” ya da “modernleşmesi” bir kere daha enkazın altında kaldı.
Müteahhitlerin, mimarların, mühendislerin, belediye başkanlarının, denetçilerin, fen işleri ya da isimlerini bilemediğim çeşitli kontrol “uzmanlarının” birlikte işlediği seri cinayetlere bir yenisi daha eklendi.
İsyan, öfke falan değil artık içimden geçen duygu; yazık oluyor, gerçekten yazık oluyor...
Sanki Van depreminin yarattığı sarsıntılarla “Kürt sorununun”, “terör sorununun” “çözümü” için yürütülen yöntemlerin sarsıntıları birbirinin önüne çıkarak, yarışarak, aklımızı ve kalbimizi yerle yeksan ediyor.
Van depreminin yarattığı sarsıntılarla PKK cihetinden gelen ve BDP’li milletvekilleri Meclis’i terketmeye çağıran, “ulusal kimlik” peşinde koşan, “şiddetten başka çare yok ki!” diyen seslerin yarattığı umutsuzluğun sarsıntıları birbiriyle yarışıyor.
Bu toplumun deli gömleklerinden çıkabilmesi için biriken onca beklentiden, atılan onca adımdan sonra, yeniden şahlanan öfke ve savaş dili karşısında insan artık öfke falan değil, basbayağı “yazık” duygusuyla başbaşa kalıyor...
Bu memleket sürekli “yazık” duygusu uyandırıyor insanda...
Bir zamanlar, Çernobil’den sonra tv ekranlarına çıkıp, “Radyasyon bütün dünyaya gider ama bizim milli sınırlarımızı aşamaz” diyerek, höpürdete höpürdete çay içen bakanlardan, “Bilen de konuşuyor, bilmeyen de” diyen Atom uzmanlarından, Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe’nin yakasına zorla Atatürk rozeti takmaya çalışan çağdaş havarilerden, üniversite kapılarında “ikna odalarında” “Kızım bu türban Kur’an’da yok ki!” diye ahkâm kesen “çağdaş din” uzmanlarından geçtik.
Yazının devamını okumak için tıklayın.