Cuma akşamı bir cinayet işlenecek; kimi zaman katilliğe soyunduğumuz, kimi zaman maktul rolünü oynadığımız bir cinayet. Kabil yine Habil’i öldürmeye hazırlanıyor; iktidarını ancak bu yolla kurabileceğinin farkındadır çünkü. Kimin hangi rolü üstleneceğini oyuncuların gücü, hakemin düdüğü, hocaların taktiksel zekası değil, ölme veya öldürme arzusunun kendisi belirleyecektir. Habil yine bıçağın üzerine atılmaya hazırlanıyor; çok derinlerde yatan kendi suçunun farkındadır çünkü. Cellatla kurbanın, geceyle gündüzün şakacı ikizler gibi birbirinin yerine geçtiği bir sahne değildir bu; daha çok her iki taraf da Schrödinger’in kedisi gibi son anda karar verecektir ölüp ölmemeye.
İki büyük sevgili, iki büyük düşmandır onlar; dört başı mamur bir aşk-nefret ilişkisidir onlarınkisi. Birbirlerine çok uzak düşseler bile adları hep yan yana yazılır; biri diğerinin kerteriz noktasıdır. Rüzgarlı Bayır’ın unutulmaz iki sevdalısı Heathcliff ve Catherine’ninki gibi yakıcıdır aşkları; “Senin kalbini ben kırmadım, onu sen kendin kırdın; kendininkini kırarken benimkini de kırdın.” Birbirlerine ölesiye bağlıdırlar, çünkü acı çekmek ve acı çektirmekten hoşlanırlar. Kalbe saplanmış bir bıçaktan görkemli bir varoluş peydahlayabilirler. İkisi de birbirinin femme fatale‘idir, düpedüz ayartırlar birbirlerini. Ancak hikâyenin sonunda kafalarına dank edecektir acı gerçek; ötekine kazdığı kuyuya kendisi düşmüştür.
Aynı çatı altında yaşamanın tek koşuludur, nefret bıçağını sürekli bilemek. Örtülü kabulün yolu diğerinin apaçık reddinden geçer. Yutulmaktan, hiçliğe karışmaktan, unutuşun karanlığında yitip gitmekten korkarlar da ondan.
Yazının devamını okumak için tıklayın.