Baba imgesinin cuk oturduğu figürlerden biri de teknik direktördür; çünkü sınırsız bir güç vardır elinde. Oyuncunun kaderi onun iki dudağının arasındadır; işte tam da bu yüzden saha kenarında kâh mağrur bir firavun kâh haylaz öğrencilerine kızıp bağıran bir öğretmen gibi durur. Canı sıkıldı mı oyuncusunu yedek kulübesine mahkûm eder, paşa gönlü istedi mi antrenmanda pestilini çıkarır, kafasının tası attı mı onu tokatlar. Kimi zaman da üzerinden sevecenlik akar; oyuncusuna gözü gibi bakar, kamptan kaçsa bile anlayışla karşılar, ertesi maçta formayı gene ona verir, sırtını sıvazlarken “hadi evlat göreyim seni” diye onu yüreklendirir; bir Hulusi Kentmen babacanlığıyla tepeden tırnağa şefkat kesilir.
Teknik direktör ister eli maşalı ister halim selim biri olsun, herkes onda hep bir babayı görür. Haliyle asi ya da mülayim oğul imgesi de alttan alta işler. Topçu dediğin hocasının sözünü dinlemeli, dediklerini harfiyen yerine getirmeli, başına buyruk işlere kalkışmamalıdır; yani babanın yasasına uymalıdır, aksi takdirde kurulu düzen bozulur. Nitekim eski köye yeni âdet getirmek isteyenlerin sonu hazindir.
Baba-oğul ilişkisinde belirleyici öge başarıdır. Eğer takım iyi gidiyorsa, baba da oğul da halinden memnundur; hatta yedek oyuncu bile pısar, ya hocasının gözüne girmek için çok çalışır ya da çenesini kapatıp oturur, ta ki gelecek sezon başka bir babanın ağına düşünceye dek. İşler bir ters gitmeye görsün, işte o zaman oğullar bu baskıcı adama karşı isyan bayrağını açarlar; bütün kötülüklerin kaynağında o vardır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.