İvan Ergiç ile Andre Moritz’in kameraların karşısında Türkçe konuşması çok hoşumuza gitti. Acayip sevindirik olduk. “Yaa demek ki isteyince oluyormuş”cular, “öğrensinler tabii, işleri ne”ciler, “paraları cukkalamasını bilirken iyi, Türkçe öğrenirken mi kötü”cüler hemen bu gelişmeye dört başı mamur bir selam çaktılar. Hele geçen hafta Aykut Kocaman’ın bundan böyle yabancı oyunculara Türkçe öğrenmeyi şart koşacağı yönündeki bir haber büyük alkış topladı.
Şimdi yabancı futbolcuların tek eksiği kaldı: İstiklal Marşı. Her hafta maçlardan önce aynı bizim gibi kafasını gözünü yararak onu da okumayı başarırlarsa, artık onlara havada karada ölüm yok demektir. Gerçi Daum gibi mırıldanıyormuş gibi yapmak da mümkün, ama bu hokkabazlığın çok sağlıklı bir yöntem olmadığı konusunda herkes hemfikir. Marifet, etinden et kopartılıyormuşçasına avaz avaz bağırarak okumak. Hem de sabah akşam. Tabii en ideali, 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi’nin boş kalmasına gönülleri razı gelmeyen Kürtlerin canhıraş okuma biçimidir. Ama kabul edelim ki, onlar da o coşkuya ancak olağandışı koşullarda ulaşabilmişlerdir; yani kulüplerimizin kapalı cezaevlerine dönüştürülmesi en akla yatkın çözüm.
Bu topraklarda “vatandaş Türkçe konuş” demek çok normal, ama aynı şeyi Almanlar istedi mi, işte o faşistlik. Orada da burada da egemen kültür sözcülerinin anlamak istemedikleri bir husus var: Belirli bir yaştan sonra yeni bir dil öğrenmek öyle ha deyince yapılabilecek bir şey değil. Uzun yıllar göz nuru dökmeyi gerektiren meşakkatli bir uğraş.
Yazının devamını okumak için tıklayın.