Yazılarımın son zamanlarda usandırıcı bir tekrardan öteye gitmediğini pervasızca kafama kakan sitiz okurlarım çok haklılar. Bir ayak topu muharririnin geviş getiren mahlukata gıpta ederek aynı lafazanlıkları mütemadiyen tekrir etmesi kariin nezdinde kasvetfeza bir husus olsa gerektir. Okurun huşunetine müsamahayla yaklaşırım, çünkü yevmi neşriyatı kıraat ederken aklı başında her insan gibi ben de bu tekerrür faslından ziyadesiyle mustaribimdir. Amma velâkin, ayak topu fıtraten tekrarın tekrarıdır. Binaenaleyh ayak-topu-nüvisliği de habire ısıtılıp sofraya konan sahur pilavının misafirde yepyeni bir iftar lezzeti intibasını uyandırması hüneridir. Filhakika tekrara düşme korkusuyla televvün fıçısına dalan muharrirler mesleğin esasından bihaberdir. Okur namütanahi fikirlerden biteviye yaka silkerek günaha girmemelidir, nihayetinde âlemlerin yaratıcısı da adına sonsuzluk denen hep o aynı sermedi donuk manzaraya büyük bir tecessüs ve sebatla bakmıyor mudur?
Çoğu insana abes ve fuzuli gelebilecek bunca zahir lakırdıyı neden sarfettim? Elbette gene “ben demiştim” diyebilmek için. Malum, 75 yıllık ediplik hayatımda edebimle bu iki kelimeyi birlikte telaffuz edebilmek için hiçbir fırsatı kaçırmadım. Hatta Kuran’a el basarım, hiç bitmek bilmez soğuk bir kış gecesini andıran yazarlık maceramın bütün esrarı bu sözde saklıdır. İnsan haklı çıkmanın gururuyla ve mağrur bir dövüş horozu edasıyla muarızlarına tepeden bakıp çalım satmanın hazzını yaşayamadıktan sonra kelime nakşetme zenaatı gibi göze ve akla zarar bir uğraşla neden iştigal etsin? En değerli hazinesini, yani vaktini neden ziyan sebil etsin? Bu mesleğin en güzel tarafı, bozgunları hasır altı etme, zaferleri bol keseden kutlama imkânı tanımasıdır insana.
Yazının devamını okumak için tıklayın.