Hiç de canice öldürülmüş birine benzemiyordu pek. Bedeninde tek bir morluk yoktu. Çöplerin arasında bulmuştuk onu. Ölüden ziyade bembeyaz karın altında uyuyan üzgün bir çocuğu andırıyordu. Yüzünde boş kaleye gol atamamış bir futbolcunun ıstırabı vardı belli belirsiz. Ama bu ifadenin üzeri ince bir küskünlük tabakasıyla kaplıydı. Küfür yemişti besbelli. En üstteki bu tabakayı kazıyınca altından sürekli başka yüz ifadeleri çıkıyordu. Hımm dedim kendi kendime. Bilim insanları bir fosilden yola çıkarak o dönemde olup bitenleri nasıl şaşmaz bir kesinlikle bilebiliyorlarsa, bu eski yüz ifadelerine bakarak bir maçı tastamam anlamak da öyle mümkündür belki. Kimbilir?
Sümbül “onun katilini bul” dedi. Emir demiri keser. Böylece üstüme yıkıldı bu cinayeti çözme işi. Yine de ağırdan sattım kendimi. “Sen tecrübelisin” diye bastırdı o da. Kurnaz bir kafakol manevrasıydı bu. Oysa en ufak bir hırsızlık vakası bile çözmüşlüğüm yoktu. Daha evin yolunu bulamıyordum, nerde kaldı katili bulmak! Karmaşık bir labirenti andıran bu koca şehrin sokaklarında herşey gibi onu da kaybetmiştim. Sümbül’ün suratına bön bon bakmış olmalıydım. “Eğer katili bulursan çöplükte kalabilirsin” diyerek rüşvet kesesinin ağzını açınca zevkten dört köşe oldum. Sümbül şeytan gibi kadındı, insanı nereden vuracağını iyi biliyordu. Çöplük cennet gibi bir yerdi. İnsan burada bir eli yağda bir eli balda yaşar giderdi, hem de sonsuza dek. Çöplükte kalmaya can atıyordum, zaten eninde sonunda gideceğimiz yer orası değil miydi? Ha bugün ha yarın ne fark ederdi.
Aslında çöplük umurumda bile değildi, zaten burada yaşıyordum, hem de uzun zamandan beri.
Yazının devamını okumak için tıklayın.