İşte gökyüzü, işte bağırış çağırış insanlar, işte çimenleri ezen baldırı çıplak çocuklar, işte meşin yuvarlak, işte düdük sesi. O anı sabırsızlıkla beklerim, sabırlı bir heykelin kımıltısızlığıyla beklerim, deprem sonrasında boşaltılmayı bekleyen bir hastanenin tedirginliğiyle beklerim. Zaman sahile yanaşan bir vapur gibi düdük çaldığında aynanın karşısına geçerim, bir güzel süslenip püslenirim. File çorap içindeki bacaklarım gözlere kelepçe vuracaktı, bilirdim. Şuh bir kadınım ben. Suç mu bu?
Kıyametin kopmasına yakın, başıma bir bekçi dikerler. O mu beni korur, yoksa ben mi onu korurum, anlamam. O da bilmez. Meşin yuvarlak içime bir ağrı gibi yürür, nedense bekçi karalar bağlar. Artık ona ne oluyorsa? Kıskanıyor zahir beni. Kimisi kederden kendini bir trenin altına atar. Kimisi de hırsından beni tekmeler. Kaf dağının ardındaki gülün varlığını ancak ayağındaki sızıdan anlayabiliyordur sanki. Hoş görürüm. Bazen arsız meşin yuvarlak suratımda patlar, işte o zaman bekçi yanaklarıma bir öpücük kondurur, sanki onu ipten almışım gibi. Bazen de yağmurda ıslanan soğuk yüzünü omzuma yaslar. İnce parmaklarım başını okşar şefkatle. Suskunluğum dile gelir. Ne ki, ancak gecenin karanlığını dinlemesini bilenler işitir o cılız umudu.
Bu dünyada hiç kimseye güvenmeyeceksin. Nitekim bir de bakmışsın, az önce etrafında pervane olanlar, aman bir yerin incinmesin diye üzerine titreyenler bu kez sana saldırmıyor mu? Ne kötülüğümü gördünüz de şimdi kafama gözüme taş yağdırıyorsunuz? Ötekileri de anlamam.
Yazının devamını okumak için tıklayın.