Anlık öfke belki de en dürüst duygudur; gizli kapaklı değildir, aniden patlayan bir volkan gibi kendini hemen ele verir. En ufak bir hileye gönül indirmez. Hiçbir dolambaçlı yola sapmadan söyleyiverir diyeceğini. Neyse odur. Bu doğallığıyla çocukların gözdesidir. Ancak en akılsızıdır aynı zamanda, her türlü öğüte kulaklarını tıkadığı için suiistimale açıktır, hele de intikam ateşiyle tutuştuğunda. Sadece haksızlığa, saygısızlığa uğramış insanı değil, dünyayı da esir alıverir. Az önce çıplak bıraktığı ruhun üzerini şimdi yavaş yavaş kapkara bir tülle örtüyordur. Kaptan Ahab öfkesini hayatının her ânına yaydığında en az düşmanı kadar kıyıcı biri olmuştur. Hamlet öfkeden sıyrılamadığı için en sonunda aklını oynatmıştır, yoksa delilik taklidi yaparak girdiği entrika dehlizinde yolunu kaybettiği için değil.
Zehrin damarlara yayılmasını, şiddetin akacak bir mecra bulmasını önlemenin tek bir yolu vardır, o da ta en başında öfkeyi dizginlemektir. Fakat dünyayı koca bir sessizliğe boğmak tam da muktedirlerin istediği şey değil midir? Haksızlığın suratına haykırmak gerekir, aksi takdirde insanın ruhu hiç temizlenmeyen bir baca gibi kurumla dolacaktır. Etrafı kana bulamadan hiddetlenmek, haksızın ayıbını yüzüne vurmak elzemdir; insanı da dünyayı da karartan zehrin ilaca dönüşmesi ancak bu yolla mümkündür.
Akhilleus’un it gözlü Agamemnon’a yaptığı tam da buydu işte. Homeros’un o büyük destanı bu öfkeyle başlar: “Söyle tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus’un öfkesini söyle / Acı üstüne acıyı Akhalara o kahreden öfke getirdi.” Aslında ortada bir değil, üç öfke vardır, Akhaların veba salgını altında inim inim inlemesine yol açanlar kral Agamemnon ile güneş tanrısı Apollon’dur, çünkü öfkeyle harekete geçen bu ikisidir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.