Bundan tam 40 yıl önce rüzgârlı bir havada bindiğim o gece treninin beni dünya futbol tarihinin en karanlık sayfasına doğru götürdüğünü nereden bilebilirdim ki? Herhalde aklı bir karış havada avanağın tekiydim o zamanlar. Hoş, düşmanlarıma göre şimdi de öyleyim ya! Tren vahşi bir kısrak gibi burnundan tıslayarak gecenin karanlığında ilerlerken kafamın içinde sorular uçuşuyordu. Kör hakem kimdi? Öyle biri var mıydı? Gözleri görmeyen birinin maç yönetmesi mümkün müydü? Ama yokluğuyla hep düşmanlığını hissettiren aklım en önemli soruları unutmuştu. Kör hakemin etrafında neden bir suskunluk duvarı örülmüştü? Niçin insanlar kör hakemin adını duyunca korkudan altlarına pisliyorlardı? Ee tabii, meseleyi enine boyuna düşünmek yerine trendeki kadrolu orospularla kelek votka içip âlem yaparsan olacağı budur işte. Bu netameli soruların yanıtını ancak bir yıl sonra öğrenecektim, üstelik gene sormayı akıl edemediğim halde.
Tren ülkenin en ucundaki ıssız bir istasyonda kustu beni. Etrafı zaman kadar eski dağlarla çevrili o uzak kasabaya varıncaya dek bir külüstür minibüs, iki doru at, bir inatçı eşek çatlattım. Kasabalılar hayatlarında ilk kez bir gazeteci görüyorlardı, bana inanmadılar, daha bıyığı terlememiş bir delikanlıya gazeteciliği konduramamışlardı galiba. İşkillenmekte pek de haksız sayılmazlardı hani, gazetenin iki yılda bir kazara uğradığı bir kasabaya şimdi durduk yere niye gazeteci gelsindi ki? Sen bunu benim külahıma anlat der gibi bakıyorlardı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.