Çok eskiden soğuk gecelerde kıvılcımlar saçarak yanan ateş, sadece insanların içini ısıtmakla, karanlığı aydınlatmakla, korkuları yatıştırmakla, insanları yabani hayvanlara karşı korumakla, insanlara sırt sırta verebilmenin maddi koşulunu sunmakla kalmıyor, aynı zamanda sönüp gittikten sonra onlara dağılıp gitme özgürlüğünü de tanıyordu. Emeğin bir metâya dönüşmesiyle başlayan süreç varoluşun bütün iliklerine sızarken ilkin bu maddi koşulları ve özgürlüğü yerle bir etti. Artık benlik denen şey tam da üretim süreçlerinin bir ürünü olduğu için insanlar tam vaktinde sönüp giden bir ateşin etrafında değil, ancak sonsuza dek diri tutulması gereken hayalî bir geçmişin etrafında toplanabiliyorlar. Yani herkesin ya etinden ya yününden faydalanan mübadele toplumu, ölüleri de işe koşuyordur. Hayalî cemaat hayalî bir kimliğe ihtiyaç duyan modern insanın bir talebidir; çünkü bir zamanlar içine koca bir evreni sığdıran benlik bugün içi boş bir teneke gibi tıntın ediyordur. Tüm o kutsiyet mavallarının arkasında o koca boşluktan başka hiçbir şey yoktur.
Kemalistlerin Atatürk’e toz kondurmayışlarının nedenini burada aramak gerekir. Malum, muasır medeniyet seviyesine çıkmanın önündeki en büyük iki engel Kürtler ve başörtülülerdir. Zaten biri emperyalistlerin oyuncağıdır, diğeri de dini siyasete alet ediyordur. Ama tüm bu pozitivist gerekçelerin altını kazıyınca o çirkin küçümseme tablosu çıkar karşımıza: Kürtler allahın dağlısı, başörtülüler de geri kalmışlıklarıyla “
bizi” Avrupa’ya rezil eden kör cahillerdir. Yani aslında Kürtlerin ve dindar insanların özgürce yaşamaya yönelik talepleri değil, düpedüz varlıkları rahatsız ediyordur onları.
Yazının devamını okumak için tıklayın.