Futbolu hırgürden kurtarmanın tek bir yolu var; hakemi sahadan çekip alacaksın, bir daha da dönmemecesine tribüne yollayacaksın. Hakemin varlığı futbolcuları üçkâğıtçılığa, cazgırlığa, yalancılığa ve gaddarlığa itiyor. Eğer maçlar düdüksüz oynansaydı bir futbolcu topu elle kolla düzeltmeyi, çirkeflik yapmayı, acımasızca tekme atmayı kendisine zül sayardı. Sonuçta utanç insana özgü bir duygudur; Havvaoğlu/kızı ayıplayıcı bakışlardan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmaz. Ne ki kara gömlekli adamın sahadaki varlığı, insanı edepsizlikten alıkoyan bu bakışın etkisini tuzla buz ediyor.
Böylece futbolcu çaktırmadan rakibini itmeyi, yalandan kendini yere atmayı, dalavere çevirmeyi kendisine bir hak olarak görüyor. Nitekim sol ayağı rakip ceza sahası içinde aniden felç geçiren İbrahim Toraman, eliyle koluyla topun tozunu alan Semih, bütün suçun zavallı hakemin üzerine yıkılacağından emin oldukları için böyle fütursuzlar. İşin içinden sıyrılmak bu kadar kolay işte. Hakem yakalamadığı sürece her türlü pislik serbest. Nasıl olsa maç sadece onun gözleri önünde oynanıyor; çünkü rakibin gözyaşı, seyircinin bakışı osuruktan tayyare!
Mahalle baskısını hissettirmek için her şeyden önce düdüğü devre dışı bırakacaksın. Futbolcu rakip ve seyirciyle başbaşa kalacak. Hakem kravatını takıp tribüne çıkacak ve kavgacı, yalancı, ayıcı futbolcuları rapor eden bir gözlemciye dönüşecek.
Yazının devamını okumak için tıklayın.