
İstanbul Berlin’in ama Kreuzberg de İstanbul’un taşrasıdır. Öyleyse merkez, dünya nimetleriyle dolu bir mekândan ziyade kıyıda köşede kalmanın acısıyla tutuşmuş bir sorunun yanıtıdır: Kim kimi taklit ediyor? Taşra sadece tutucu, içe kapanık, boğucu bir günlük yaşantısıyla malul bir yokluklar ve yoksunluklar ülkesi, bir mahrumiyet bölgesi değildir, aynı zamanda uzaklardaki ışıltılı bir hayatın ufkuyla çizilmiş bir can sıkıntısı, bir mahkûmiyet duygusudur da; yani Şükrü Argın’ın harika deyişiyle bir ruh iklimidir. Rüya şehrin ayağına gidemeyen taşra taklit yoluyla rüya şehri ayağına getirir. Merkezin minik bir kopyasıdır artık; Kreuzberg, ah Küçük İstanbul.
Ne ki, Avrupa’nın göbeğini bir taşraya çeviren göçmenin paradoksu şurada yatar: Aslını değil, taklidi taklit ediyordur. Bu nedenle Berlin göçmende bir an önce defedilmesi gereken kara kafalı bir öcüyü görürken, İstanbul onda kendisinin kötü bir karikatürünü görür; ona kendi taklitçiliğini anımsatan, yol yordam, usul erkân bilmezliğiyle, görgüsüzlüğüyle, cahilliğiyle yaban ellerde onu dünya âleme rezil eden bu taşralıyı asla affetmez. Artık göçmen ağzıyla kuş tutsa kimseye yaranamaz; Berlin için yeterince Alman değildir, İstanbul için de yeterince Türkiyeli değildir. Ya nedir peki? Başkasının işini gücünü, karısını elinden aldığı için hemen gerisin geri postalanması gereken bir eşkıya (Gastarbeiter), yaban diyarlarda zengin adamla metres hayatı yaşayan hayasız bir kadın (gurbetçi), elin Almanına domalan yüzkarası bir eşcinseldir (Almancı).
Mevlüt Tezel cuma günü Sabah’ta her satırından iğrençlik akan bir yazı kalem aldı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.