Gönderiliş hikâyem davul zurnayla duyurulmuş bir cinayetin kronolojisidir. Yediden yetmişe herkes biliyordu, ilk fırsatta arkama teneke bağlanarak kovulacağımı. Aradan 30 yıl geçti, ama daha beşinci resmi konserimde “istifa etmeyi düşünüyor musunuz,” diye soran arsız muhabirin sesi hâlâ kulaklarımda. Daha o gün anlamalıydım, ne tuhaf bir yere düştüğümü. Kimbilir belki de anlamış, ama bozuntuya vermek istememiştim. Sabırla bu insanların sabırsızlığını yeneceğimi sanıyordum, yanılmışım. Hiçbir şey öldürme arzusundan daha inatçı değildir.
İstanbul’a daha adımımı atmadan sokak kemancısı ilan edildim. Anlı şanlı bir filarmoni orkestrası saydıkları kendi müzik topluluklarına yakıştıramamışlardı beni. Çapsız herifin tekiymişim. Üstelik de deneyimsiz. Bunu da nereden çıkarmışlardı ki? Gün görmüş geçirmiş biriydim oysa. Borussia Dortmund, Bayer Leverkursen gibi kalburüstü orkestralarda şeflik yapma onuruna erişmiştim. Uzun meslek hayatımda her türlü kademede görev yapmış, müziğin tozunu toprağını yutmuştum. Herhalde “kariyersiz” yaftası yapıştırılacak en son insanlardan biriydim. Ama çok geç geçmeden şunu anlayacaktım; buradaki insanlar gerçekliğe bir elbise dikmek yerine ellerindeki elbiseye bir gerçeklik dikiyorlardı. Aksi takdirde, dört çocuklu bir babaya, feleğin çemberinden geçmiş 43 yaşındaki bir adama “genç” derler miydi hiç?
Daha kafadan müzik eleştirmenlerinin hışmına uğramıştım. En çok duyduğum suçlama şuydu: “müzikten hiç anlamıyor.” Böylesine mesnetsiz bir itham hangi türden bir cahilliğin eseriydi, işte asıl bunu anlayamıyordum.
Yazının devamını okumak için tıklayın.