Küçük bir statta çalışan üç hikâyeciydik. Kapalı tribünün sidik kokulu dehlizlerinde bir sığınağımız vardı. Ben, sarışın kadın, genç Ermeni. Seyyar hikâyecilik yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı. Okurlar pek hevesli değildi bizim hikâyelerimize. Daha çok hakemlere veryansın eden, teknik direktörlere giydiren yazarların kusmuklarına teşneydiler.
Üstelik kaşkol, bere, forma, köfte-ekmek satıcılarının bağırtısı bizim cılız sesimizi bastırdığı için hikâyeseverlere bile kendimizi duyuramıyorduk. Kaldırımın üzerine iftiharla serdiğimiz hikâyeleri çoğunlukla hain bir rüzgâr savuruyordu. Uçmasınlar diye sayfaların uçlarına küçük taşlar koymamız bile yasaktı. Polise göre bu taşlar en pısırık taraftarda bile hemen insanın kafasına fırlatıp atma isteği uyandıran kötücül nesnelerdi. Gece maçları tam bir felaketti bizim için. Sokak lambalarının altını diğer uyanık işportacılar kaptığı için bize ancak karanlık kuytuluklar kalıyordu. Okurlar hikâyelerimize (genellikle hırpalayarak) şöyle gelişigüzel bir göz atıyorlar, kelimeleri doğru dürüst seçemeyince de tekrar yerine bırakıyorlardı. Gözü dönmüş taraftarlar arasında kavga çıkıp da sayfalar ayaklar altında çiğnendi mi hikâyelerimiz elimizde patlıyordu.
Kale arkasından seyrediyorduk maçları. Parmaklıkların arasına yüzümüzü sokup yedek futbolculara sesleniyorduk. Takımla ilgili birkaç şey çıtlatıyorlardı bize, tabii dert yanmaktan fırsat kalırsa. Onları iyi anlıyorduk. Basın üyelerinin oturduğu koltuklara bizi oturtmazlardı nedense. Bilmem ne yasasının 248. maddesine uymuyormuş. Bizim çalışma koşullarını düzeltecek bir madde yok muydu? Yokmuş.
Yazının devamını okumak için tıklayın.