Ütopya sadece gelecekteki bir mutluluk adasının hayali değil, ayrıca hâlihazırdaki acımasız dünyanın keskin bir eleştirisidir de. Sömürünün, haksızlığın, yabancılaşmanın, ayrımcılığın, keyfiyetin doludizgin gittiği bir düzene karşı kederli bir bakıştır. Açlıkla, zorbalıkla, soğukla boğuşan bir sokak çocuğunun kederli bakışı. Ama o üşüyen çocuğun gözlerindeki fer, çıkmaz ayın çarşambasındaki sıcak bir hayattan ziyade şimdiki karanlığı aydınlatıyordur. Ütopya insanı mayıştıran bir güzellik uykusu değil, tam tersine politik talebi içeren bilinçli bir gündüz düşüdür.
Fakat bu arzuda birçok çapanoğlu vardır. Hannah Arendt’ten Paul Ricoeur’a varıncaya dek birçok düşünür, özünde tiranlık özlemini, totalitarizm hayalini sakladığı gerekçesiyle ütopya fikrine karşı çıkar: Ütopik düşünceler ancak diktatörlükle gerçekleştirilebilirler. Ne ki, ütopyaya soğuk bakanlar sadece muhafazakâr eleştirmenlerle sınırlı değildir. Komünist Manifesto’nun yazarları da kaba saba bir eşitlik anlayışını savunuyor diye ütopik sosyalizmi dışlarlar. Ütopyaya “mutlu bir gelecek adına hâlihazırdaki düzenin yadsınması” gözüyle bakan Ernst Bloch’tur; hakiki ve adil bir hayat özlemi Umut İlkesi’nde ışıldar.
Kapitalizmin en büyük kötülüğü herkesi kendisine benzetmesidir. Onun kimliğine bürünmeyenin vay haline; ya bu deveyi güdeceksin ya da bu diyardan gideceksin. En ışıltılı, en sıcak, en insani hayallere bile muktedirin sopası sızmıştır. Kazancın tek ölçüt olduğu bir toplumda ütopyanın kendisi de bu sinsi mantıkla yoğrulacaktır.
Yazının devamını okumak için tıklayın.