İnsanoğlunun çok kötü bir huyu var; her türlü melanete kolayca alışıyor. Daha kötüsü, bu melaneti çok doğal bir şey sanması. Her gün gözünün önünde adam doğranıyor da kılını kıpırdatmıyor. Örneğin bu topraklarda ilkokul çocuklarının “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye bağırmaya zorlanması çok normal bir uygulama! “Körpecik dimağları askeri eğitime tabi tutmak düpedüz cinayettir” demekse münafıklık! Lig maçlarında kendi kendimize İstiklal Marşı söyleyip duruyoruz, “Ya bu yaptığımız peki akıllı işi değil” diyenleri vatan haini ilan ediyoruz. Aslında herkes garabetin farkında, lakin öyle bir kök salmış ki, onu oradan söküp atabilene aşk olsun. Çocukların merkezi sınav sistemiyle okullara yerleştirilmesi gene yıllardır süregelen başka bir tuhaflık. Ordunun habire siyasete müdahele etmesi başlı başına bir felaket. Bir anayasada değişmez maddeler diye bir şey olabilir mi hiç? Yani yüzyıl sonraki nesillerin iradesine bile ipotek konuyor. İşin içine muktedirlerin bekâsı girdi mi her türlü akıl istop ediyor, bütün gülünçlükler, bütün suçlar sıradanlaşıyor, doğal bir görünüme kavuşuyor.
Geçen hafta bu türden akıllara durgunluk veren bir olayın içyüzü ortaya çıktı. 3 Ekim 2009 tarihinde oynanan Beşiktaş-Denizlispor maçında nerden geldiği belli olmayan bir takım karanlık tipler taraftarların üzerine saldırmış, tribünlerde tam bir terör havası estirmişlerdi. O zaman ana akım bunu “taraftar birbirine düştü” diye yansıtmıştı. Oysa her şey kabak gibi ortadaydı. O maçın ardından şunları yazmıştım: “Yönetim istifa - Beşiktaş taraftarı Cumartesi günü efendi gibi yönetimi istifaya çağırdı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.