Suya yansıyan bulanık bir görüntü kadar dokunulmaz, birbirinden kopuk ve uzak, yaşam özetinizde toplasanız birkaç saati aşmayacak, dakikalardan hatta ‘an’lardan oluşan zaman parçacıkları ayakta tutuyor sizi belki de.
Belki de biriktirdiğiniz ve soluksuz kaldığınızda sığındığınız ‘an’lar, bu süresi belli olmayan eziyete katlanmanızı sağlıyor.
O ‘an’ların varlığı, yaşanmış oldukları gerçeği, sığınabileceğiniz başka ‘an’lar yaşama ihtimali heyecan verici olan.
Günlere yayılmış bir tatilde, güneş altında yüzükoyun yatarken, elinizdeki kitabın düştüğünü, sızdığınızı hissettiğiniz an...
Balkon kapılarının altından, pencere pervazlarından sızan sonbaharın tülleri hayalete çevirdiği an...
Beklenmedik bir seyahate hazırlanırken, bavulunuzun fermuarının tırtıllı sesini duyduğunuz an... Havaalanına ya da otogara gitmek üzere taksiye bindiğiniz an... Cebinizdeki telefonun no tuşuna bastığınız an... Uçağınızın kanatlandığı, otobüsünüzün motorunun çalıştığı, geminizin son halatının da iskeleden azat olduğu an...
Otelinize vardığınız, odanıza girdiğiniz, kendinizi sizin için hazırlanmış yabancı bir yatağa attığınız an... Bir sonbahar denizine ya da havuzuna ayak parmaklarınızı değdirdiğiniz an... Soğumuş suya daldığınız ve o sudan yenilenerek çıktığınızı hissettiğiniz an... Sonbahar güneşi altında arkanıza yaslanıp sükûneti dinlediğiniz an...
Mükellef bir hafta sonu kahvaltısının en lezzetli reçelinin damağınızda dağıldığını hissettiğiniz an... Üstüne çayınızdan ilk yudumu aldığınız an...
Uykudan uyandığınız ve o gün hiçbir işinizin olmadığını hatırladığınız, istediğiniz kadar yataktan çıkmayabileceğinizi idrak ettiğiniz an...
Burnunuzun kulaklarınızın kızarıp buz kestiği bir kış sabahı girdiğiniz pastanede yüzünüze vanilya kokulu bir sıcaklığın çarptığı an... Dışarı çıkıp yürümeye başladığınız sokakta peçeteye sarılı peynirli poğaçanın çıplak elinizi ısıttığı an...
Henüz yanınızda olmayan bir erkeğe hazırlandığınız an...
Evinizin kapısından çıktığınız anla bir erkeğin kapısına vardığınız an arasında geçen zaman... Ve o zamanın kendi içinde doğurduğu, göğsünüzü örten giysileriniz üzerinden kalp atışlarınızı görebildiğiniz an... Kendi rüzgârınızda kulak memenizin arkasından yayılan parfümünüzü duyduğunuz, topuk seslerinizi işittiğiniz an...
Bir kadına hazırlanırken aynada son bir kez kendinize baktığınız an... Kapının dilinin yuvasına otururken çıkardığı ve size bir heyecana doğru oradan uzaklaştığınızı hatırlatan sesi duyduğunuz an... Arzuladığınız kadının evinin ziline bastığınız an...
Çok arzuladığınız bir erkeğe dokunduğunuz ilk an... O erkeğin kokusunu duyduğunuz an... Parmak uçlarını sırtınızda, belinizde, ensenizde, poponuzla bacaklarınızın memelerinizle kollarınızın birleştiği yerde, karnınızdaki küçük yuvarlakta, mahrem tüylerinizin yürüdüğü kasıklarınızda hissettiğiniz an...
Artık yanında olmak istemediğiniz erkekten, kadından yasaların yardımıyla nihayet kopabildiğiniz an...
Nefret ettiğiniz şirketinize istifanızı verdiğiniz an...
Sıkıcı bugününüzü, kişisel tarihinizin sararıp kenarları kıvrılan yaprakları arasından çıkardığınız anlarınızla renklendirirsiniz siz.
Farkında olmadan yeni anlar işlersiniz önünüzde açılan yeni yapraklara.
Yaşadığınız sırada anlarınızın değerini bir türlü bilmezsiniz.