Eğer başımızın birkaç santim üstünde her anımızı kaydeden görünmez bir kamera olsaydı ve o kamera günün birinde indirip bir perde bizi gösterseydi bize, kendimizle çok eğlenirdik herhalde.
Bir ses kayıt cihazından yükselen sesin bizim olduğuna nasıl hayret ediyorsak, bir başkasını dinliyormuş gibi dinliyorsak kendimizi, perdede gördüğümüz kişinin de biz olduğuna inanmakta zorlanırdık muhtemelen.
Mimiklerimize, aklımızdan geçenleri gizlemeye çalışırken yüzümüzün aldığı şekle, sesimizin tınısına, hareketlerimize, hal ve tavırlarımıza şaşırır, gözlerimizi karşımızdaki bizden kaçırmaya çalışırdık.
‘Acemi’ bulurduk kendimizi çünkü. ‘Gerçek’ sanılacağından hiç kuşku duymadan kurguladığımız ‘oyun’un, oyun olduğunun anlaşıldığını görürdük. Perdeye bizimle birlikte düşenlerin yüzlerini ilk defa okurken, kendimizden utanırdık.
O yüzler ‘aslında yakalandığımızı’ söylerdi bize. ‘Anlama’nın ‘tebessüm’ünün yerleştiği o suratların, bize nasıl baktığını ilk defa fark eder, bizi sabırlı bir nezaketle nasıl susarak dinlediklerine şahit olurduk.
Karşıdan bakınca, öyle göstermeye çalıştığımız kadar ‘adil’ olmadığımızı... Bir kanun adamı gibi ‘doğru’ların peşinde koşarken zaaflarımız yüzünden ‘yanlış’a düştüğümüz zamanlar olduğunu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.