Rutin aralıklarla bir sağa bir sola gidip gelen kısık sesli sileceklerin berraklaştırdığı bulanmaya mahkûm bir camın ardında... Buz kesmiş ellerinizin saatlerdir ısıtamadığı meşin kaplı bir direksiyonun başında... Issız bir istasyonda... Titrek parmaklarınızın ters yüzüyle dudaklarınızı örterken dirseklerinizi pervazına dayadığınız bir pencere kenarında... Bir şemsiye altında... Artık ılınmış bir fincan çayın, zarif porselen tabağındaki yarısı ısırılmış bisküviyle durduğu dağınık bir masada... Boş bir bilgisayar ekranının başında... Kış loşluğunun yayıldığı geniş, sessiz, parkeleri yıpranmış, perdeleri sararmış bir salonun yıllanmış kadife koltuğunda...
Beklersiniz.
Savaşa uğurladığı bir günlük erkeğini kasıklarında saklayan bir gelin... Firar etmiş bir asker... Paslı demirlerin görüntüleri böldüğü ziyaret gününü iple çeken bir müebbet mahkûmu... Ameliyathane kapısının yanında sırtı soğuk duvara yaslı umutsuz bir hasta yakını... İlk kez saçları kısacık kestirilmiş, ilk defa üniforma giydirilmiş, ilk günün son zili yaklaşırken çantasını sıkı sıkıya kavrayıp içini çeken, hıçkırık gizli küçük yüreğindeki kocaman kasvetle annesine sarılacağı anı hayal eden bir çocuk gibi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.