Kısık kırmızı ışıklarla aydınlatılmış, birbiriyle hiç ilgisi olmayan eşyaların yan yana durduğu, yıllardır kimsenin ilgisine mazhar olmamış kimilerinin kalın bir toz tabakası altında gizlendiği, mazisi yeni sayılabilecekler telaşla öne çıkmaya çalışırken sahibinin bile içinde aradığını bulmakta zorlandığı bir eskici dükkânında yaşıyor gibiyiz.
Unuttuğumuz, artık hatırlamak istemediğimiz, benzerini bir kez daha yaşamaktan vazgeçtiğimiz veya bir kere yaşadığımız, yaşayabildiğimiz için kendimizi şanslı saydığımız ama çoktan zamana gömüldüğünü sandığımız o kısacık zaman parçaları, artık ‘anı’ olmuş ‘an’larımız, bizden uzakta kalın bulanık bir camın ardında duruyor.
Üstüne hızla inen iki zarif elin sahibinin teslim olduğu kişiyle dört duvar arasında yaşadıkları gizi ağırbaşlı bir sükûnetle taşıyan ahşap bir çalışma masası... Kim bilir kaç yıl o ahşap yüzeyden ayrılmamış, ipi çekildiğinde hâlâ sadakatle aydınlanan yeşil şapkalı bir masa lâmbası... İçine gömülü iri düğmelerinden biri eksilmiş, minik kül yanıkları taşıyan etekleri püsküllü kırmızı kadife bir koltuk... Kahverengi deri kaplı sallanan bir sandalye... Tiril tiril bir yaz akşamında uçuşan keten perdeler... O akşam omuzlarımıza aldığımız, en az oturduğumuz balkon kadar yasak olan bir şal.
Yazının devamını okumak için tıklayın.