Büyük yok oluşa doğru ilerlediğimizi bilerek hayata asılmak, tezahür biçimini bilemediğimiz görkemli finali unutmaya çalışarak yaşamak ne tuhaf.
Tersine yaşasaydık hayatı ne olurdu?
Ölürken doğsaydık yani, ölüm anımız doğum anımız olsaydı...
Ağır çekimde şimdi olduğu gibi sona değil de başa sarsaydık.
Hızla üstümüze gelen bir otomobilin tekerlekleri geri dönseydi meselâ. Veya görüntüleri karartarak zehir gibi dağılan sıkışma hissi göğsümüzün üstünden kalksaydı. Ya da derimizin altında çoğalarak varlığımızı kemiren hücreler birer birer eksilseydi bedenimizden.
Saatler, günler geriye saysaydı. Takvim yaprakları eksilmeyip çoğalsa, doğum günü pastalarının üstünde yanan mumlar giderek azalsaydı.
Biz ne yapardık?
Herhalde doğal akışın bize kattıkları ve bizden götürdükleri ile tersine akışın bize katacaklarını ve bizden götüreceklerini tartardık alelacele. Karar vermekte gecikmezdik muhtemelen. Teknolojik ve binbir güçlükle sağladığımız ekonomik lükslerimizden hemen vazgeçer, zamanın gerilemesini sabırsızlıkla beklerdik.
Yüzümüzde yara izi gibi taşıdığımız yarıklara dönüşmüş derin çizgilerin ağır ağır kaybolacağını, feri sönmüş gözlerimizin yeniden parlayacağını, saçlarımızın sakallarımızın renginin koyulaşacağını, griye çalan tenimizin pembeleşip gerileceğini, ağırlaşmış bedenimizin çevikleşeceğini, daha çok kişi tarafından daha fazla beğenileceğimizi bilirdik çünkü.
Gençleşeceğimizi yani...
Geleceği göremesek de karanlık ıslak bir dünyaya doğru ilerlediğimizi, bir su damlasına dönüşeceğimizi, ne kadar yaşayacağımızı bilmek bizi rahatlatırdı.
‘Yok olmak’ olurdu yine ama ‘ölüm’ olmazdı o zaman. Ya da ‘yok olma’ya ‘ölüm’ denmezdi. Belki de ‘kayboluş’ olurdu ‘yok oluş’un adı. Çünkü cismimiz dünyadan çekildikten sonra bizi kimse bulamazdı istese de.
Nasıl bir hayat yaşarsa yaşasın, kayboluşunun herkesinki gibi olacağını bilmek güven verirdi insana.
Yitirme kavramı ortadan kalkardı. Her ölüm bir başlangıç olur, sevinçle karşılanırdı. Sevdiklerimizi kaybetme korkusuyla değil, onlara kavuşma heyecanıyla yaşardık.
Eğer hayatı tersine yaşasaydık, bilgisayar belleği gibi boşaltırdık zihnimizi.
Giderek toylaşırdık.
Tecrübelerimizden soyundukça daha çok hata yapardık, ama kavuştuğumuz gençlik uğruna sahip olduklarımızdan vazgeçmekte tereddüt etmezdik herhalde. Hem yüklendiğimiz anılarla da huzursuzlanmazdık.
Gençliği ihtiyarlığa değil, çocukluğa kaybetmek...
Büyük ihtimalle bu da rahatsız etmezdi bizi.
Belki sancılı ergenlik yıllarını pas geçmek isterdik şimdi yaptığımız gibi ama bütün sorumluluklarımızdan sıyrılarak şımaracağımız, şımartılacağımız günleri deneyimlemeye de bir itirazımız olmazdı.
İhtiyarlığın engellenemez kederi, çocukluğun koşulsuz neşesine dönüşürdü.
Büyük kayboluşa doğru ilerlemek, büyük yok oluşa savrulmak kadar telâşlandırmazdı bizi.
Yaşadıklarımızı yavaş yavaş unuturduk çünkü. Bilincimizin bulanıklaştığı hayatımızın ‘son demleri’ni, anılarımızdan kurtularak yaşardık.
Bedenimiz acizleşerek ufalırken konuşma, yürüme gibi yeteneklerimizi yitirirdik.
Kimse bize acımazdı ama böyle olduğu için. Aksine şefkatle korunurduk.
Çığlıklar içinde bir tünelde bulurduk kendimizi birden. O tünel karanlık, ıslak, ılık bir dünyaya açılırdı.
Bir kordonla bağlı olduğumuz o tuhaf dünyanın içinde giderek küçülür, bir su damlasına dönüşürdük.
Kaybolurduk.
Kimse bizi bulamazdı.