Büyük yok oluşa doğru ilerlediğimizi bilerek hayata asılmak, tezahür biçimini bilemediğimiz görkemli finali unutmaya çalışarak yaşamak ne tuhaf.
Tersine yaşasaydık hayatı ne olurdu?
Ölürken doğsaydık yani, ölüm anımız doğum anımız olsaydı...
Ağır çekimde şimdi olduğu gibi sona değil de başa sarsaydık.
Hızla üstümüze gelen bir otomobilin tekerlekleri geri dönseydi meselâ. Veya görüntüleri karartarak zehir gibi dağılan sıkışma hissi göğsümüzün üstünden kalksaydı. Ya da derimizin altında çoğalarak varlığımızı kemiren hücreler birer birer eksilseydi bedenimizden.
Saatler, günler geriye saysaydı. Takvim yaprakları eksilmeyip çoğalsa, doğum günü pastalarının üstünde yanan mumlar giderek azalsaydı.
Biz ne yapardık?
Herhalde doğal akışın bize kattıkları ve bizden götürdükleri ile tersine akışın bize katacaklarını ve bizden götüreceklerini tartardık alelacele. Karar vermekte gecikmezdik muhtemelen. Teknolojik ve binbir güçlükle sağladığımız ekonomik lükslerimizden hemen vazgeçer, zamanın gerilemesini sabırsızlıkla beklerdik.
Yüzümüzde yara izi gibi taşıdığımız yarıklara dönüşmüş derin çizgilerin ağır ağır kaybolacağını, feri sönmüş gözlerimizin yeniden parlayacağını, saçlarımızın sakallarımızın renginin koyulaşacağını, griye çalan tenimizin pembeleşip gerileceğini, ağırlaşmış bedenimizin çevikleşeceğini, daha çok kişi tarafından daha fazla beğenileceğimizi bilirdik çünkü.
Yazının devamını okumak için tıklayın.