Arthur Rimbaud’nun ismiyle birlikte bir dörtlüğü kazınmış ahşap kapının açıldığı keten perdeli küçük odada sükûnet var.
Arnavut kaldırımlı dar sokaklarda hayatın hızına ayak uyduran mobiletler var. Begonvillerin sardığı, mavi pencerelerinden kırmızı sakız sardunyaların sarktığı, teneke kapı numaraları paslı, kirece kesmiş pansiyonlar var. Dibi kesilmiş yeşil şarap şişelerinden lambalar taşıyan asma yapraklarının altında kendi halinde lokantalar var. Aşınmış ayaklarına kuyruğunu dikmiş yavru kedilerin dolandığı mavi boyalı tahta sandalyeler, beyaz saten örtülü tahta masalar var. Büyük ahşap tepsilerde, soğutulmuş kadehlerde ikram edilen beyaz şaraplar var.
Güneşin kavurduğu boz tepeler, yamaçlarda dalları ağırlaşmış karadut ağaçlarının gölgesinde serinleyen taş evler, telefon tellerine konmuş serçeler var burada. Yosun yürümüş gövdesinden gür yapraklı dallar veren bayraksız bir kale var. Kapısında meşaleler taşıyan kısa boylu ahşap taş oteller, kenarlarında günbatımını bekleyen kandiller taşıyan eski iskeleler var. Sarı pelerinli uğur böcekleri var.
O iskelelerde ayaklarını suya sarkıtmak, su üstünde seken taş yanılsaması yaratan gümüş rengi balıkları izlemek var.
Yazının devamını okumak için tıklayın.