Bu ne acele? Ne hırs bu böyle? Neye, nereye yetişmeye çalışıyoruz? Neden hiç durmadan koşuyoruz amok koşucusu gibi? Çılgınca geride bırakmak istediğimiz kim? Kimler ya da? Kim onlar? Bizi böyle kendisine kilitleyen hedef veya hedefler ne? Herkesi geride bıraktığımızda, bütün hedefleri 12’den vurduğumuzda ne olacak? Bizi parmakla gösterip alkışlayacak, boynumuza madalya, omuzlarımıza apolet mi takacaklar? Alkışlansak, madalya alsak, apolet taksak ne olacak?
İstediğimiz bunlar değil mi? Ne peki? Çoktan unuttuk mu yoksa aklımızdan geçenleri? Ne için yola çıktığımızı artık düşünmüyor, akıl almaz bir hızla ilerliyoruz sadece. Öyle mi?
Soluğumuz kesilmek üzere sanki. Yüreğimiz her an duracakmış gibi atıyor. Endişe içindeyiz. Hiçbir şeye, hiç kimseye yetememekten, yetişememekten korkuyoruz. Aslında artık durmamız gerektiğini, durma vaktinin çoktan gelip geçtiğini biliyoruz. Ama yapamıyoruz.
Bir türlü gem vuramıyoruz içimizdeki atlara. Onları ne zaman doğurduğumuzu içimizde, ne zaman çoğalttığımızı, ilk kamçıyı ne zaman vurduğumuzu sırtlarına hatırlamıyoruz. Ama çok iyi tarif etmiş olmalıyız ki gidecekleri yönü ve ‘kazanmalarına’ dair çok net bir talimat fısıldamış olmalıyız ki kulaklarına, koşuyorlar sadece. Delirmiş gibi koşuyorlar.
Her biri ayrı bir yöne gidiyor ama ve her biri gittiği yöne doğru çekiyor bizi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.