Cenevre’den attığın siyah beyaz kartı biraz önce aldım.
Sıraselviler’in girişinde ayrıldıktan on dakika sonra.
Arkası dönük, yüzü görünmeyen kıvırcık saçlı siyah trençkotlu kadın ne kadar bana benziyor. Elinde sigara, kendisi gibi sigara içen şehrin arka sokaklarına, gri gökyüzünün altında sanki üst üste yığılmış, sanki birazdan yıkılacakmış gibi duran binalara bakıyor bir balkondan. Yaşadığı kentin ‘öteki’ yüzünü izliyor benim gibi.
‘Öteki’ sokaklarla, ‘öteki’ çocuklarla, ‘öteki’ yazarlarla, ‘öteki kadınlarla, ‘öteki’ adamlarla... ‘Öteki’ hayatlarla ilgileniyor belli.
Sen beni hissettiğin için bu kartı attın bana biliyorum. Daha ne kadar hissedeceksin, bir gün hissetmekten yorulacak mısın bilmiyorum.
Ben yorulur muyum seni hissetmekten?
Sanmıyorum.
Ama yine de korkuyorum biliyor musun?
Alışık değilim çünkü iki kadının bütün kartlarını açık oynamasına, ikisinden birinin kartlardan birini çekip karşısındakine karşı koz olarak kullanmamasına.
Hep iki erkeğin dostluğunun sağlam olduğunu gördüm ben. Bunu nasıl yaptıklarına, yapabildiklerine kafa yordum ama içinden bir türlü çıkamadım. Belki bütün kartlarını açıp oynuyorlardı onlar. İçlerindeki ‘öteki’yi gizlemiyorlardı galiba birbirlerinden.
İki kadının arasındaki o yaradılıştan gelen rekabet miydi ilişkilerini bozan, bir yerden sonra dostluklarına nokta koyan, yoksa erkekler kadar dürüst olmamaları mıydı birbirlerine karşı anlayamadım.
Yazının devamını okumak için tıklayın.