Hiçbirimiz birbirimizden ‘daha iyi’ ya da ‘daha kötü’, ‘daha karakterli’ ya da ‘daha karaktersiz’ değiliz.
‘Daha sevimli’ ya da ‘daha sevimsiz’ olabiliriz birbirimizden... ‘daha merhametli’ ya da ‘daha merhametsiz’... ‘daha zeki’ ya da ‘daha az zeki’...
Hepsi olabiliriz.
Ama herhangi birimiz, herhangi birimizden ‘daha iyi’ ya da ‘daha karakterli’ olduğumuzu, bir başkasının bizden ‘daha kötü’ ya da ‘daha karaktersiz’ olduğunu söyleyemeyiz.
Hepimiz birbirimize benziyoruz çünkü.
Her gün sokakta, ofiste, televizyonda veya sinemada izlediğimiz bir filmde ya da aklımıza gelebilecek herhangi bir yerde, sayısız kere kendimizle karşılaşıyoruz.
Kendimizi görüyoruz birbirimizde.
Bunu ‘daha zeki’ olanlarımız fark etmekte gecikmiyor; ‘daha az zeki’ –hadi ismini koyalım ‘aptal’- olanlarımız ise en azından sezgileriyle kelimelere dökemeden hissediyor.
Bu yüzden birbirimizi bu kadar çabuk ‘görüyoruz’.
Daha doğrusu birbirimizi yakalıyoruz.
Yakalıyoruz, çünkü birbirimizi anlıyoruz.
Anlıyoruz, çünkü birbirimizi ezbere biliyoruz.
Ezbere biliyoruz çünkü birbirimize benziyoruz.
Kendimizi tanıyoruz, birbirimize benzediğimizi dolayısıyla karşımızdakinin ne kadar ‘biz’ olduğunu sessizce biliyoruz.
Gözlerimiz keskin olduğundan mı ‘davranıştan karakter tahlili’ yapabiliyoruz sizce? Ya da sadece çok zeki olduğumuzdan mı okuyabiliyoruz satranç hamleleri misali atılan kötücül adımları?
Bizi öfkelendiren davranışların sahiplerinin ‘karakterlerini’ bu kadar açık ve net kelimelerle ifade edebilmemizin nedeni ne?
‘Bir’ ‘maya’dan olmamız herhalde.
Yazının devamını okumak için tıklayın.