Uyandığımız sıradan bir günün beklenmedik bir anında yürüdüğümüz yanlış bir kaldırımda, bir hastane koridorunda, çaldığımız bir kapının ardında, o kapının açıldığı ofiste, duman altı bir kantinde, kahve kokulu bir kafede, anason kokulu bir meyhanede, bir dost meclisinde...
Bütün değerlerimizin anlamını yitirmeye, yaşama heyecanımızın azalmaya, renklerimizin solmaya başladığını hissettiğimiz bir zaman diliminde...
‘Çarpıyoruz’ birbirimize.
Kesilmiş parmaktan akan, bıçağın yardığı etten boşanan, savaş meydanındaki acımasız adımlardan etrafa dağılan göl olmuş kan gibi sıçrıyoruz birbirimizin üstüne.
İrkilten bir ılıklık, yapışkan bir ıslaklık hissi bırakarak bulaşıyoruz birbirimize karşılıklı iznimizle.
Doğumun, yaşamın, ölümün, öfkenin, şiddetin, vahşetin, şehvetin rengine bulanıyoruz.
O kışkırtıcı renge bulanmış ‘biz’i memnuniyetle taşıyoruz üstümüzde.
Taşıdıkça güçlü hissediyoruz kendimizi.
Güçlü hissettikçe daha çok sahipleniyoruz.
Tırnaklarımızı geçiriyoruz birbirimize birbirimizden gitmeyelim diye.
Gün geliyor gitmek istiyoruz ama.
Yazının devamını okumak için tıklayın.