Uyandığımız sıradan bir günün beklenmedik bir anında yürüdüğümüz yanlış bir kaldırımda, bir hastane koridorunda, çaldığımız bir kapının ardında, o kapının açıldığı ofiste, duman altı bir kantinde, kahve kokulu bir kafede, anason kokulu bir meyhanede, bir dost meclisinde...
Bütün değerlerimizin anlamını yitirmeye, yaşama heyecanımızın azalmaya, renklerimizin solmaya başladığını hissettiğimiz bir zaman diliminde...
‘Çarpıyoruz’ birbirimize.
Kesilmiş parmaktan akan, bıçağın yardığı etten boşanan, savaş meydanındaki acımasız adımlardan etrafa dağılan göl olmuş kan gibi sıçrıyoruz birbirimizin üstüne.
İrkilten bir ılıklık, yapışkan bir ıslaklık hissi bırakarak bulaşıyoruz birbirimize karşılıklı iznimizle.
Doğumun, yaşamın, ölümün, öfkenin, şiddetin, vahşetin, şehvetin rengine bulanıyoruz.
O kışkırtıcı renge bulanmış ‘biz’i memnuniyetle taşıyoruz üstümüzde.
Taşıdıkça güçlü hissediyoruz kendimizi.
Güçlü hissettikçe daha çok sahipleniyoruz.
Tırnaklarımızı geçiriyoruz birbirimize birbirimizden gitmeyelim diye.
Gün geliyor gitmek istiyoruz ama.
Belki sıkıldığımız için, belki sıktığımızı düşündüğümüz için, belki öyle olması gerektiği için, belki hiçbir şey için, öylesine sadece kendimiz için gidiyoruz.
Belki bir başkasına, belki kendimize, belki de artık hiç dönemeyeceğimiz karanlık bilinmez bir yere.
Öyle ya da böyle birbirimizden gidiyoruz işte.
Geride ıslak, yapışkan, arsız izler bırakarak.
Taşıyacak kişinin etine rastgele işlediğimiz, kendisinden başka kimsenin göremeyeceği şeffaf işaretler kodlayarak...
Etimize gelişigüzel işlenmiş, bizden başka kimsenin göremeyeceği saydam izler bırakarak...
Pıhtılaşarak kuruyan, kurudukça etimize nüfuz eden, içimize sızan, sızarken bizi sızlatan izler...
Giderek lekelere dönüşen izler...
Kurumuş kan rengi lekelere dönüşüyoruz birbirimizde.
Kurumuş kan rengi lekeler taşıyoruz hepimiz üstümüzde.
Rastgele işlenmiş varlığını bizden başka kimsenin göremediği lekeler.
Kimimiz silinmesinden korkarak, adeta sakınarak taşımayı sürdürüyor o lekeleri.
O lekelerle zenginleştiğini hissediyor.
Kimimiz kurtulmak istiyor ama.
Rahatsız ediyor çünkü lekeler.
Gün geliyor taşımak istemiyoruz onları.
Kurtulmak istiyoruz.
Silmeye çalışmak fayda etmiyor.
Kazımaya çalışıyoruz ama bu da işe yaramıyor.
Canımızı daha çok acıtmaktan başka...
Çarpanlarla bize ve çarptıklarımızla, kan gibi sıçrayanlarla üstümüze ve kan gibi sıçradıklarımızla üstlerine yetinmek, artık çarpmamak çarpılmamak, sıçramamak sıçrayandan kaçmak mümkün olur muydu?
Çarpmamak için kimseye, çarpılmamak için kimseyle, sıçramamak için kimsenin üstüne ve sıçramasın üstümüze kimse diye, dört duvar arasında kalsaydık, kendimizi başkalarından başkalarını kendimizden korur muyduk?
Hiç insan içine karışmamak, bir başımıza kalmak çözüm olur muydu?
Kurumuş kan rengi lekelerimiz derinleşir miydi yoksa geçer miydi kendi kendine?
Ne çok iz, işaret, leke taşıyoruz üstümüzde...
Bizden başka kimsenin görmediği, farklı kan gruplarından izler, işaretler, lekeler.
Kan gibi sıçrıyoruz birbirimize.
Kan gibi kuruyoruz birbirimizin üstünde.
Geçmiyoruz.