Bilgisayarının veya elinde kalem boş bir kâğıdın başına oturunca sessiz bir odada, bir de bir ‘drink’ alınca yanına, bir rahatlık geliyor herhalde üstüne.
En etkili kelimelerin dökülmesi için elinden, arkana yaslanıp bekliyorsun. Beklerken düşünüyorsun. Galiba ne oluyorsa o esnada oluyor. Ekran veya kâğıt küçülmeye başlıyor. Sen büyüyorsun. Birden ensenle boynundan yelelerin uzuyor, dişlerin sivrilip irileşiyor, ellerin sarı tüylü kaba patilere dönüşüyor. Aslan kesiliyorsun.
Kükremeye başlıyorsun.
Herhalde halüsinasyon gibi bir zihin bulanması bu.
Yoksa evvelce belki saatlerce sohbet ettiğin, belki oturup yemek yediğin, belki evinde veya kalabalıklar karşısında stüdyonda ağırladığın meslektaşına niye böyle yüklenesin? Kendisi ve eylemleri hakkındaki fikirlerini nezaketini yitirmeden söylemek dururken, ona niçin böylesine ucuz kelimeler kullanarak neredeyse küfredesin?
İnsan bu halüsinasyon ve hemen ardından gelen aslana dönüşüp kükreme anını anlıyor. Kendinde olmadan yazdığın yazıyı, gazetene veya dergine teslim ederken hâlâ kendine gelmemiş olmanı da anlıyor.
Ama ertesi gün, yazdıklarını okurken nasıl utanmadığını anlayamıyor.
Yakının olmasa da en azından birkaç kez yakın temasta bulunduğun, yaşadığınız dar alanda mutlak surette tekrar karşılaşacağını ve kaçınılmaz olarak yüz yüze bakacağını bildiğin birine, böylesine fütursuzca saldırdığın için kendinden rahatsız olup olmadığını merak ediyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.