Hiçbir şey sormasak birbirimize... Gözbebeklerimize, yüzümüzdeki çizgilere, seslerimizin alçalıp yükselen perdelerine gizlediğimiz mahrem sevinçlerimizi görmezden gelsek. Birbirimizin hayatının her anına kendimizi nakşetmeye çalışmaktan vazgeçsek.
Bir kere... Hiç değilse bir kere insan olduğumuz kadar, insan olduğunu hatırlasak onun da. Rahat bıraksak karşımızda otururken. Gözlerimizi gözlerine dikip ‘Ne yaptığını biliyorum’ dercesine bakmasak. Bir şeyler itiraf etmesini beklemesek. Bir şeyler itiraf etmek zorunda olmasak biz de. Sevimsiz bir hâkim gibi davranmasak birbirimize artık.
Neden geldiğimizi bilmediğimiz, ne zaman terk edeceğimiz konusunda hiçbir fikir yürütemediğimiz şu gezegende bizsiz birkaç saat geçirmesine tahammül gösterebilsek. Ne kadar uzun sürecek olursa olsun, her an biraz daha azalan ömrümüzün sayılı saatlerini, onun nerede kimlerle ne yaptığını tahmin etmeye çalışarak harcamasak.
Kendi hayatımıza baksak... Kendi birkaç saatlerimizi yaratsak...
Eğer bizi acıtacak bir şeyler yaptığından emin olduğumuz o saatler canımızı çok yakıyorsa... Bir adım ileriye geçsek... Mahrem sevinçlerimizi sadece gözbebeklerimize, çizgilerimize, sesimizin alçalıp yükselen perdelerine gizlemekle kalmasak; meme başlarımızda, koltukaltlarımızda, popomuzun bacaklarımızla birleştiği kıvrımlarda, kasıklarımızda, tanrıça kuytuluğumuzda taşısak.
Yazının devamını okumak için tıklayın.