Ah bir bilsen aslında ne kadar önemsizsin sen...
Kendini açık denizde bulmuş bir filikadan, bir geminin güvertesine konmuş bir martıdan, gökyüzünde kayıp giden bir yıldızdan farklı değilsin.
Ne kadar önemsiyorsun kendini. Oysa onca kalabalık arasında küçücük bir karaltıdan başka bir şey değilsen sen.
Bir kâğıt parçası üzerine çizilmiş zavallı bir kutucuğa sığdırılmış ismin ne kadar atlasa da bir basamak yukarıya, çift yüzlü kartvizitindeki unvanın ne kadar ağırlaşsa da, bir ‘hiç’ bile değilsin sen aslında.
Kâğıt parçaları üzerinde yukarılara tırmanmaya çalışırken, bir hava akımıyla yükselen sonra tekrar inişe geçen bir toz zerresine veya er ya da geç patlayacak parçaları etrafa dağılacak bir kırmızı uçan balona benziyorsun.
Hep boşuna bu didinmelerin; sesi tok amirlerin karşısında titremelerin, saatlerini lâcivert klasörlerin dizili durduğu kahverengi sevimsiz dolaplarla dolu odalarda geçirmelerin.
Boşuna hepsi...
İstemeden, içine sinmeden, içine sindiremeden yaptığın her şey boşuna.
Neden bu kadar yoruyorsun kendini? Yaşadığını duyurmaya mı çalışıyorsun? Yoksa dünyaya kazık çakmak mı niyetin? Biriktirdiğin diplomalarla girip çıktığın gökdelenlerde, şoförünün dikiz aynasında, başka türlüsünü beğenmediğin ‘business’ koltuklarda ne yapmaya çalışıyorsun?
‘Var olduğunu’ herkese duyurmak mı bütün derdin? ‘Farklı’ olduğunu anlatmak, ‘güçlü’ olduğunu göstermek mi yoksa? Ne kadar ‘farklı’ olduğunu, ne kadar ‘güçlü’ olduğunu gösterdiğinde ne olacak?
Çok mu para verecekler sana? ‘Zengin’ mi olacaksın?
‘Zengin’ olup ne yapacaksın? Sonra ‘daha zengin’ mi olmak isteyeceksin?
Ya ondan sonra? ‘En zengin’ tahtına mı dikeceksin gözünü?
‘En zengin’ tahtına oturmak ne fayda sağlayacak sana? En güzel kadınlara sen sahip olacak, en güzel evlerde sen nefes alacak, en gösterişli salonlarda sen kabul görecek, en güzel sofralara sen kurulacaksın öyle mi?
Peki ondan sonra?.
Yazının devamını okumak için tıklayın.