Ne olursa olsun kendisine ‘kem’ söz söylenmeyecek bir mekânda –valililik makamında-bulunduğunu bilmenin rahatlığı ve ama artık sözün bittiği yerde durmanın huzursuzluğu ile oturuyor ‘davetsiz misafir’.
Koltuğa iliştirilmiş gibi bekleyen bir ‘sivil’.
‘Görevini yerine getirmiş sayılacağı’ anın gelmesini iple çekiyor muhtemelen.
‘Söylemesi gereken sözleri’ sarf ediyor peş peşe.
“Başımız sağolsun.”
“Allah rahmet eylesin.”
“Allah sabır versin.”
“Devletimiz bütün kurumlarıyla bu canilerle, bu gözü dönmüş vatan düşmanlarıyla mücadelesine devam edecek.”
‘Sivil,’ kentin iki yüz elli birinci ‘üniformalı cesedini’ uğurlamakla övünüyor. Birazdan karanlık bir çukura indirilip üstüne kürekle toprak atılacak çocuğun ‘Allah katında yüksek bir mertebeye’ ulaştığını söylüyor. “Acımızı hafifleten budur” diyor.
O çocuk, ‘sivil’in yanında oturan ve içine çökmüş gözlerinin etrafındaki çizgiler derin yarıkları andıran sakalları beyazlamış adamın oğlu.
Sakalları beyazlamış adam da kendisinden ‘söylemesi beklenen sözleri’ sıralıyor tıpkı ‘davetsiz misafir’ gibi.
“Diyecek hiçbir şeyim yok.”
“Artık diriltmemiz, geri getirmemiz mümkün değil.
Yazının devamını okumak için tıklayın.