Günahlarla lekeli hayatlarımızdan hiç değilse bir süreliğine uzaklaşmak, bir eşikten içeri adım atar gibi bir anda başka bir dünyaya adım atmak, kim bilir kaç defa gördüğümüz bir rüyaya yeniden dalmak, ‘içimizdeki biz’le baş başa kalmak istediğimiz için mi vazgeçemiyoruz onlardan?
Bu yüzden mi onlara rastladığımızda dizlerimizi karnımıza kıvırıp oturduğumuz koltukta cenin pozisyonu alıyor, gündelik şeytani ifademizden sıyrılıp küçük kız çocuğu ifademizi giyiniyoruz yüzümüze?
Dört köşeli bir çerçeveye sığdırılmış, eskilikten, eskimekten ara ara titreyen, üstüne minik beyaz lekeler düşen o görüntülere teslim olmamızın nedeni ne?
Saçları geriye taranmış, sinekkaydı tıraş olmuş, takım elbiseli erkeklerin sevdikleri kadından başkasına dokunmadığı, pürüzsüz tenleri su gibi kadınların uzun kirpikli iri gözlerinden akan sahici yaşlarla erkeklerini sadakatle beklediği, büyücü doktorların bir dokunuşta hastaları iyileştirdiği, sonunda hep iyilerin kazandığı, kötülerin her zaman kaybetmeye mahkûm olduğu o dünyalara neden takılıyoruz her defasında?
Gerçek olmadıklarını öğrendiğimiz an uğradığımız hayal kırıklığıyla vazgeçmeye başladığımız çocukluk masallarının yerine onlara sarıldığımız; ne kadar büyürsek büyüyelim masallara ihtiyaç duyduğumuz için mi?
Yoksa bir gün yaşayacağımızdan şüphe duymadığımız büyük aşklar o masallarda hayat buluyor diye mi?.
Yazının devamını okumak için tıklayın.