Yaşamlarımızı yüzlerimizde taşıyoruz.
Alnımızın ortasına, göz kapaklarımıza, dudaklarımızın kenarlarına, kaşlarımızın arasına, gözlerimizin etrafına yerleşiyor yaşadığımız zaman.
Yaşadığımız hayatlar hep çizgilerimizde gizli.
Endişeli veya neşeli, öfkeli veya sakin, çileli veya ehlikeyif, tövbekâr veya günahkâr, varlıklı veya yoksul ve yoksun... Belki tehditkâr, belki kanaatkâr, belki itaatkâr, küstah belki veya asil ya da asi...
Önceleri bilenmiş bir bıçağın parlak keskin yüzünü andıran, zamanla bıçak sırtını anımsatan çizgilerimizde gizli bütün yaşadıklarımız.
Deneyimlerimiz çizgilerimize gömülüyor.
Yaşadığımız acılar, kırgınlıklar ve derin hayal kırıklıkları kadar yaşayamadığımız yıllar, dillendiremeyip içimize gömdüğümüz arzular, önemsemez görünmeye çalıştığımız başarısızlıklar, uğradığımız haksızlıklar, yaptığımız fedakârlıklar, duyduğumuz pişmanlıklar yüzlerimize siniyor.
Kim olduğumuzu, ne yaşadığımızı, ne yaşattığımızı, nasıl yaşadığımızı... ‘gizlediğimiz biz’i zamanın görünmez ressamı yüzümüze çiziyor.
Çizgilerimiz ele veriyor bizi.
Acımasızlığımızı, zalimliğimizi, adaletsizliğimizi, sinsiliğimizi, samimiyetsizliğimizi, ikiyüzlülüğümüzü, kıskançlığımızı, kusamadığımız kini yüzeyindeki o ince yollara işliyor etimiz.
Yazının devamını okumak için tıklayın.