Zaman ‘acımasız’ mı gerçekten ezberlediğimiz üzere, yoksa ‘merhametli’ mi aslında?
Kendisini seven kadını boş vaatlerle kandıran ‘yalancı’ bir serseriye mi benziyor; yoksa bütün kartlarını baştan açan, hiçbir şey için söz vermeyen, her an her şeyi yapabileceğini söyleyen ‘acımasız derecede dürüst’ bir sevgiliye mi?
Eğer ‘acımasız’ olsaydı zaman, gökyüzünde öfkeyle çarpışan bulutların yaptığı gibi bütün zehrini hiç beklemediğimiz bir anda üstümüze boşaltmasına izin verirdi hayatın.
Bir gece yatardık ve ertesi sabah kalktığımızda kendimizi aynada tanıyamazdık. Saçlarımız sakallarımız beyazlamış, ışığı sönmüş gözlerimizin etrafındaki mor halkaların içine derin çizgiler yerleşmiş, omuzlarımız düşmüş, iskeletimiz de etimiz gibi eskimiş olurdu.
Artık birçoğu yaşamayan kişilerin aktörleri ve aktrisleri olduğu yaşamlarımızı, parmak izlerimiz gibi başkalarınınkinden farklı kılan anlar biriktirmemiş olurduk.
‘Acımasız’ değil zaman.
‘Merhametli’ aksine.
Öyle olmasa, bir gün bir ayna karşısında kendimizle baş başa kaldığımızda neyle karşılaşacağımızı gizlerdi bizden.
Yazının devamını okumak için tıklayın.